Yaşamak... Yosun gibi, ot gibi... Ya da yediveren gülleri kıskandıracak verimlilikte.
Her yönüyle, yalnızca beni ilgilendiren bir kavram. Onu sürdürmek ya da sonlandırmak bile bana kalmış.
Yaşatmak ise sorumluluğum!
Dicle var geride... Ona can veren bedenim, onu yaşatmak için yaşamak zorunda...
Kör bir kuyunun dibine vardıktan sonra, yitirilecek hiçbir şeyin kalmadığı bilinci, umulmadık bir güç veriyor insana.
Tırnaklarınla çentikler açıyorsun karanlık duvarların üzerinde... Kan revan içinde
kaldığına aldırmadan, milim milim, düze çıkarmaya çalışıyorsun bedenini. Can havliyle yarattığım minik çentiklerimin, içine düştüğüm çözümsüzlük dehlizinden çıkmamı sağlayacaklarından emin değilim.
Ama, karanlığın ucunda beliriveren, güneş doğumu öncesinin gölgeli aydınlığını çağrıştıran cılız ışığa, sürünerek de olsa ulaşmak zorundayım.
"Tanıştığın insanın gözlerine bakacaksın," der babam.
"O gözlerde göreceğin ilk ışığın çekim derecesi, tanışıklığın orada kalmasını ya da gelişerek sürmesini sağlayan en iyi gösterge olacaktır."