Ayvalık’ta sabahlar, denizle uyanırdı.
Martıların çığlığı, sabah serinliğine karışan kahve kokusu, taş sokaklardan yankılanan ayak sesleri...
Ve o sabah da farklı değildi.
Sude, her zamanki gibi gün doğmadan kalkmış, saçlarını alelacele toplamış, küçük kafesini açmaya hazırlanıyordu.
Kafenin adı: Ela’nın Rüyası.
Küçük kızı Ela’ya ithafen…
Hayatında tek gerçek, tek dokunulmaz sevgiydi Ela.
Eski taş binanın köşesinde yer alan kafe, beyaz panjurları, sarmaşıklarla süslü balkonuyla sanki zamanın dışında kalmış gibiydi. İçerisi sade ama sıcaktı. Kahverengi raflar, eski kitaplar, el yapımı çay bardakları… Her şey biraz yorgun ama çok sevgi doluydu.
Sude, kahveyi ocağa koyduğunda kapının üstündeki zil çaldı.
Kafasına kadar çekilmiş kapüşonuyla, siyah montlu bir adam içeri girdi.
Sessizdi.
Duruşu sertti.
Bakışları... ölçülüydü.
Sude başını kaldırdı, gülümsedi:
— Günaydın. Hoş geldiniz.
Adam tek kelime etmeden pencere kenarındaki köşeye geçti. Oturdu. Ceketinin içinde hareket etmeyen elleri, önündeki boş masaya sessizce yerleşti.
Baran’dı.
Ne sipariş verdi, ne göz teması kurdu. Sadece izledi. Ama dikkatli. Sessizliği, etrafında bir kalkan gibiydi.
Sude, alışkın olduğu gibi davranmaya devam etti. Ona kahve götürdü. Her müşterisine olduğu gibi.