Yol, ıssız ve kıvrımlıydı. Sessizliği bozan tek şey, siyah bir motosikletin motor sesiydi. Gecenin içine adeta bir kurşun gibi saplanan o ses, uzun süre kulaklarda çınlayacak cinstendi.
Sürücü kasklıydı. Koyu montu, sert hatlı vücut yapısı, motora hâkim oluşu... Her hâliyle profesyonel birini andırıyordu.
O kişi Baran’dı.
Kadir Bayraktar’ın en güvendiği adam.
Sadık. Sessiz. Emirle hareket eden, sorgulamayan biri.
Kadir onu ne zaman arasaydı, Baran gelirdi. Gece, gündüz, fırtına ya da savaş fark etmezdi.
Motosiklet nihayet durdu.
Kadir’in şehrin dışındaki yüksek duvarlı evinin önündeydi artık. Baran kaskını çıkardı. Yüzünde tek bir duygu izi yoktu. Ne merak, ne öfke, ne de şaşkınlık.
Sadece harekete geçmeyi bekleyen bir sessizlik.
Cebinden küçük bir kart çıkardı. Parmak izi sistemini devre dışı bıraktı. Kapı bir tıkırtıyla açıldı. Giriş serbestti.
Baran ağır adımlarla yürüdü. Bahçedeki taş heykellerin arasında ilerlerken ay ışığı, yüzüne keskin gölgeler düşürüyordu. Yürüyüşünde tekinsiz bir kararlılık vardı.
Kapının ziline dokundu. İçeriden boğuk bir ses yükseldi.
Az sonra kapı açıldı. Kadir karşısında duruyordu. Yorgun, sinirli, ama gözleri hâlâ baskın.
— Geç kaldın Baran, dedi.
— Ölüm aceleye gelmez, patron, dedi Baran. Sesi ne yumuşaktı, ne sert. Sadece karanlık bir derinlik gibiydi.
Kadir kapıyı araladı, Baran içeri girdi.