Gecenin tenhalığı, İstanbul’un her zamanki gürültüsünü yutmuş gibiydi. Şehrin kalabalığı, korna sesleri, telaşlı adımlar... Hepsi, sanki çok uzak bir geçmişe aitmiş gibi silinip gitmişti Elif’in zihninden. Rüzgâr, Galata Kulesi’nin eteklerinde inleyen bir kemancı gibi çalıyordu kulaklarının dibinde. Gözlerinin önünde yıllar önce kaybettiği bir yüz, karanlığın içinden usulca çıkıp ona bakıyordu. Zeynep. Kız kardeşi. Yaşarken ona ait olduğunu sandığı tek bağ. O gece... O lanetli gece.
Elif, sokak lambasının sarı ışığında hafifçe titreyen ellerini cebine sakladı. Adımlarını ağır ağır attı. Sanki her adımda geçmişin içinden geçiyor, her köşe başında yüzleşmesi gereken bir hatırayla karşılaşıyordu. Zeynep'in ölümüyle sadece bir kardeşi değil, aklının da bir parçası ölmüştü. Ve o gün bugündür Elif, kendi zihninin labirentinde kaybolmuştu. Ne görevden istifası, ne danışmanlıkla geçirdiği yıllar, ne de bir daha silinmemek üzere belleğine kazınan o görüntü... Hiçbiri iyileştirmemişti onu.
Zeynep’in cansız bedenini teşhis ettiği o an... Solgun yüzü, saçlarının arasına düşmüş incecik bir kan izi, göz kapaklarının titrek kapanışı... Elif’in gözünden hiç gitmemişti. O görüntü yıllarca gecelerine musallat olmuş, uyanıkken bile peşini bırakmamıştı. Onu orada, o morg odasında bırakamamıştı. Zeynep hâlâ onunla yaşıyordu; sesi kulaklarında, nefesi omzunda, hatırası kalbinin tam ortasında.
Bir gün, posta kutusunda isimsiz bir zarf buldu. İçinden çıkan tek sayfalık notta şu yazıyordu: "Zeynep hâlâ burada. Gelmeden önce iki kez düşün. Her şeyi hatırlıyor musun, Elif?" Gözleri büyüdü. Parmakları titredi. Zarfa dokunduğu an, geçmişin soğuk parmakları omzuna yeniden dokunmuş gibiydi. Bu bir oyun muydu? Yoksa gerçek bir çağrı mıydı? Elif bilemediyse de içindeki dürtü onu durduramadı. Gidip