Batı geleneğinde dört çeşit aşk vardır. Birincisi seks ya da şehvet diye adlandırdığımız libidodur. İkincisi üretme veya yaratma dürtüsü -eski Yunanlıların deyişiyle, daha yüksek varlık ve ilişki biçimlerine gereksinim-olan eros’tur. Üçüncüsü philia, veya dostluk, kardeş sevgisidir. Dördüncüsü ötekinin refahı için adanmış sevgi, ilk örneği insanın Tanrı sevgisi olan agape veya Latinlerin adlandır dıkları biçimiyle caritas ’tır. İnsanın her gerçek aşk deneyi mi, bu dördünün değişen oranlarda karışımıdır.
Sayıların, önüne gelecek tüm canlıları boğmak veya fosilleştirmekle tehdit eden bir lav seli gibi, acımasızca kimlik araçlarımızı teslim aldığı bir dünyada; “normalliğin” , soğukkanlılığı korumak olarak tanımlandığı bir dünyada; cinselliğin, iç merkezi korumanın tek yolunun, kendini vermeden cinsel ilişkide bulunmak olmasına yol açacak kadar kolay elde edilebilir olduğu bir dünyada; yani atalarının duygularını körelten savunma mekanizmalarını geliştirecek kadar zamanları olmamış gençlerin daha dolaysız yaşantıladığı, böylesine şizoid bir dünyada, aşk ve iradenin gitgide sorunlu, hatta bazılarına göre ulaşılması imkansız hale gelmesi şaşırtıcı değildir.
İç yaşam kuruduğunda, hissetme azalıp kayıtsızlık çoğaldığında, kişi başkasını etkileyemediği ya da ona hiç değilse gerçekten dokunamadığında şiddet, temas için şeytani bir gereksinim, en dolaysız yoldan dokunmayı zorunlu kılan çılgın bir dürtü olarak alevlenir. Bu, cinsel duygular ile şiddet suçlarının arasındaki iyi bilinen ilişkinin bir yönüdür.
Kayıtsızlık ile şiddet arasında diyalektik bir ilişki vardır. Kayıtsızlık içinde yaşamak, şiddete yol açar; yukarıda ömek verdiğimiz olaylar ve benzerlerinde de, şiddet kayıtsızlığı kamçılar. Şiddet, ilişkisizliğin yarattığı boşluğu dol durmak için hızla koşan en yıkıcı çaredir.