Bazen insan sever ama kalmaz; hisseder ama derinleşmez. Rollo May’in söylediği tam da burada başlar aslında: Aşk, gelip geçen bir duygu değil, insanın varoluşuna değen bir cesaret halidir. Çünkü sevmek, yalnızca istemek değil; kalmayı, sürdürmeyi, sorumluluk almayı da göze almaktır. Bu yüzden aşk, irade olmadan eksik kalır. İnsan birini sevebilir ama onu gerçekten “görmek”, onun iyiliğini istemek, onun varlığına özen göstermek başka bir şeydir. May’in “care” dediği o ince yer… Sevmek biraz da orada başlar.
Modern insanın en büyük çıkmazı ise belki de bu: incinmemek için kayıtsız görünmek. Oysa kayıtsızlık insanı korumaz, sadece yavaş yavaş boşaltır. Aşk ise tam tersine, insanı riske atar; kırılma ihtimalini kabul ettirir ama aynı zamanda canlı kılar. Çünkü gerçek aşk, birini tüketmek değil, onunla birlikte çoğalmaktır. Eros dediği o derin bağ da budur zaten: Karşındakini büyütmek, onun varlığını ciddiye almak, ona dokunurken aslında kendini de yeniden kurmak…
Belki de bu yüzden aşk ile özgürlük arasında hep ince bir gerilim vardır. Ne tamamen kaybolmak ister insan, ne de tamamen uzak kalmak. Ama gerçek sevgi, tam o dengede durabilmektir: bağ kurarken kendini kaybetmemek. Çünkü sadece iradeyle yaşanan bir hayat sertleşir, sadece duyguyla kurulan bir bağ ise dağılır. İkisi birleştiğinde, yani sevgi ve irade birbirine değdiğinde, işte o zaman insanın içinden daha sahici, daha derin bir şey geçer.
Aşk o zaman bir his olmaktan çıkar; bir duruşa dönüşür. Ve insan, belki de ilk kez, gerçekten bir başkasına “aldırır.”