Yitiksevdam

Yitiksevdam
@Sinan3065
KADINLARI MUTLU ETMENİN YOLLARI 01. Saçlarını okşa, 02. Yücelt, 03. Şımart, 04. Gözlerinin içine bak, 05. Geleceğe ait planlar yap, 06. Dil dök, 07. O uyanmadan uyanma, 08. Destek ol, 09. Yemeğe götür, 10. Alışverişe götür, 11. Tekneye bindir, 12. Güldür, 13. Zeka oyunları yap, 14. Müzik dinlet, 15. Teşvik et,
Anket
Reklam
Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül Arasındaki İlişkiyi Biliyor Musunuz ? Birinin adı Deniz Gezmiş‘ti.Ankara’dan.. Diyerinin adı Abdullah Gül.. Kayseri’den.. 1960 yılı sonralarında yolları İstanbul Üniversitesi’nde kesişti.. Hukuk Fakültesinde okuyan Deniz Gezmiş sol görüşlüydü.. Öğrenci lideriydi.. Fikir Kulüplerinin önde gelen isimlerinden.. İktisad Fakültesinde okuyan Abdullah Gül ise sağ görüşlü.. Milli Türk Talebe Birliği üyesi… İslamcı grubun Akıncılar cephesinden.. Yıl 1968 idi..Temmuz sıcağı.. Amerikan 6. Filosu İstanbul boğazındaydı.. Savaş gemileri Dolmabahçe açıklarına demir atmıştı.. Amerikan askerleri karaya çıkmış, İstanbul genelevlerinde cirit atıyordu. Yanki, Yüksek Kaldırım’da ve Beyoğlu Abanoz sokakta zevk alemleri yaparken, polisin dışarda onların güvenliğini alması bardağı taşırmıştı. Tepki büyüktü.. Sol görüşlü öğrenciler “6.Filo Defol” mitingleri yapıyordu.. Sağ görüşlüler ise buna karşı çıkıyordu.. İki grup sürekli kavga ediyordu.. Gazeteler linç manşetleri atıyordu.. “Kızılları boğmanın vakti geldi” “Ya susturacağız, ya kan kusturacağız” Genelkurmay kışlalarda broşür dağıtıyordu. “Amerika’yı sevmeyen komünisttir.” İstanbul Üniversitesi barut fıçısı gibiydi.. Birgün Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül‘ün içinde bulunduğu gruplar karşı karşıya geldi..
1000Kitap
Yoksulların Babası’ydı… İstabul’da sıradan bir gündü. Uzun bir koridoru yürüdükten sonra nihayet kapının önündeydi. Zor nefes alıp veriyordu. Kapıyı çaldı. Araladığı kapıdan, başını içeriye uzattı. Babacan bir ses ona ‘Gel bakalım’ dedi. İçeriye girdi. Kısık ses tonuyla, parasız olduğunu, sosyal güvencesinin bulunmadığını söyledi. Utandırmamak için duymamış gibi yaptı, ‘Şikayetin ne?’ diye sordu babacan tavırlı adam. Eliyle karnını bastıran orta yaşlı kadın, ‘karnım ağrıyor’ dedi. ‘Sedyeye uzan, seni güzelce bir muayene edelim’ O, görüntüleme tekniklerinin yeterli olmadığı yıllarda, adeta gözüyle teşhis koyan iç hastalıkları doktoruydu. Üzerinde ‘numunedir. Para ile satılmaz’ ibaresi bulunan bir kaç kutu ilacı dolabından alıp kadına uzattı. ‘Bunları kullan. 15 gün sonra tekrar gel’ diyerek hastasını uğurladı. Yaptığı kulaktan kulağa yayıldı. Maddi imkanı olmayan hastaların umudu oldu. Artık kapısı yoksulların kapısına döndü adı da yoksulların doktoru olarak anılmaya başlandı. Yıl 2004’dü. Sıradan bir gündü yine. Kapısı çalındı. ‘Gel’ dedi. İçeriye girenler takım elbiseli ve kravatlıydılar. Ellerindeki çanta göze batıyordu. Kendilerinin müfettiş olduklarını söyleyen kişiler, doktora ‘Hakkınızda şikayet var. Maddi imkanı olmayanları muayene ederek devleti zarara uğrattığınız iddia ediliyor. Bu soruşturmayı yürütmek ve savunmanızı almak için geldik’ dediler.
1000Kitap
Soru : ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER? ...... Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım: Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru; her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı: -Zafer, İstiklal Marşımızı kim bestelemiştir? -Zafer, Konya’nın plakası kaç? Hepsini yanıtlıyorum. Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor: -Zafer, on yumurta kaç öğretmen eder? Şaşırıyorum. -O nasıl soru Kerim amca? Kerim amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak” diyor, “Okulun akıllısı Zafer... Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte! Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.” Babamla Kerim amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum: "Baba, Kerim amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?" Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor: Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır: Boşnakköy ve Armutlu. Her iki köyde de yaşam zor, insanlar yoksuldur. 1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitülerinin sınavlarına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar; tabi yürüyerek... Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp sınav için lazım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş. Kerim’in ailesi daha da yoksul olduğundan, Kerim’de o da yok... Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp hemen
1000Kitap