En son ne zaman kalemi elime aldığımı hatırlamıyorum bile. Aniden içimde doğan ve karanlığın içinde ateş böceklerinin ışıldamaları gibi bir an yanıp ardından gelen anda sönen fikirler ile eylemler benliğimi ele geçirmiş durumda. Aslında yazı yazmak dahi istemiyorum. Çünkü kelimelerin akışına kendimi bıraktığım zaman saf kendim olabiliyorum. Aslında kendim olmamın da gerçekliğin üzerine çektiğim bir flu katmandan ibaret olduğunu da biliyorum. Yani kendim olduğumu dile getirirken ve düşünüp hissederken bile, bir bukalemunun kendisinden aşağıda bulunan avını gözlemlemesi gibi kendimi kendimde takip ediyorum. Ben onun farkındayım ama o benim varlığımdan bile haberdar değil. Dilimden gelecek olan hızlı ölüm onun varoluşuna yapışmadıkça fark etmeyecek de. İnsanın ya da sadece bilincin -insanı insan yapanın veya diğer canlılardan ayıran tek özelliğin bu olduğu da muamma- kendi kendine böyle oyunlar oynayabiliyor olması, yalnız başına bile yüce bir gözlemleme isteği doğurmaya yetecektir. Aklımızda hayranlık uyandıran algıları birlikte düşünelim. Bunlardan varoluşun başlangıcından sonuna kadar gidebilen ne olabilir acaba? Düşüncelerimin sonunda sadece tek bir cevap var. Oyunlar. Yeni doğmuş bir bebek de dış dünyada gerçekleşenler arasından kendine göre oyunları algılayıp onlarla bütünleşebilir ve anlamlar keşfedebilir. Bedeninde havanın zar zor hareket ettiği ölüm döşeğindeki birisi de bunu yapabilir. Söz konusu oyun olduğunda yaşamın hangi noktasında olduğunun bir önemi kalmayabiliyor. Çünkü bir şekilde senin içine senin üzerinden atlayarak ulaşabilme gücüne sahip. Kendimizle oynadığımız oyunlar ise bu yüzden de daha ilginç bir hâl alıyor. Bölünme ve paylaşma sadece kendi içimizde gerçekleşiyor. Rollerin tamamını yine kendimiz oynuyoruz; kazanacak olan da biziz, kaybedecek