Gittin işte…
Hem de herkesin gittiği gibi değil.
Senin gidişin, sıradan bir ayrılığın bıraktığı soğuklukla açıklanamayacak kadar derindi.
Bir gece… İnsanların en çok kendinden kaçtığı o saatlerde, en çok vedaların gizlendiği o karanlıkta çıktın hayatımdan.
Ben fark eder etmez çok geçti; sen çoktan kendini benden söküp almıştın.
Ne bir ses bıraktın ardında, ne de unutmam için bir iz.
Sadece gittin.
Öylesine sade, öylesine ağır.
İnsanın içini yakan o sessizlikle…
Hani bir enkaz olur ya, görünmeyen ama hissedilen… Senin gidişin de tam öyleydi.
Kaç “hoşçakal” sığar bir ayrılığa,
Kaç “elveda” taşır bir kalp, kırılmadan, paramparça olmadan?
Ben gerçekten bilmiyorum.
Sen hiçbirini söylemedin.
Ben söylemek istediklerimin hiçbirini dilimin ucuna getiremedim.
Sanki kelimeler bile senin ardından gitmiş gibi…
Ne konuşabildim, ne susabildim.
İçimde milyonlarca cümle birikiyor ama hiçbiri sana ulaşamıyor.
Biliyor musun?
Bir insan en çok, söyleyemedikleriyle yarım kalıyor.
Bende senden geriye bir sürü keşke kaldı.
Keşke biraz daha kalsaydın…
Keşke biraz daha dinleseydin…
Keşke biraz olsun savaşsaydın bizim için…
Ama en çok, “Keşke gitmeseydin.”
Sen gittikten sonra hiçbir sabaha tam uyanamadım.