Nereye ulaşacağımı, nereden kaçtığımı, neyle sınandığımı ve nereye tutunacağımı bilmiyorum. Böyle bir şeymiş bu; öyledir herhalde… Savunmasız kaldığım bir sürü hissin kıyısında dolaşırken, neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl bilebilirim? Kimin doğrusu ki bu; eğer kendi doğrularım olmayacaksa, ben kim olacağım? Herkes hayatıma bir ok atıp çekilebilecekse, ben nasıl ben kalacağım?
Ben kendimi nerede kaybettim de hunharca kullanılıp değiştirilmeye teslim ettim? İnsan kendisini sevmezse, sınırları olmazsa bu dünyada nasıl yaşar? Ve kimi sever ki her zerresiyle?
Ben seni hayatın karmaşıklığına, karmaşıklığın içindeki tüm yıldızlar kadar seviyorum. Önemli olan, bütün karanlıkların arasında tek yıldızım olman ve sana sıkı sıkı sarılmam değil mi? Yoksa sen hayatımı mı istiyorsun bir cellat misali? Gerçekten beni mi seviyorsun? Ya da seven böyle mi yapar; hayatındaki tüm parçalara zehir atıp sonra da “doğrusu bu çünkü benimki bu” mu der?
Gerçekten seven ne yapar, kimdir? Ben ben olamazsam ne kadar sevebilirim bu kutu dünyayı? Sahiden kutunun içinde dünyalar olur mu? Yine de “belki” diyeceksin. Belkilerin sonu yok. Yarın daha iyi olur belki. İyi olmasa bile, yarının farklı olacağını umut edeceksin.
Kimse sessizliğini anlamayacak; kimse içinde kopan fırtınaları, omzunda eksik olan eli, buz tutmuş kalbini, gölgelerden saklanma isteğini, yatağın altına süpürdüğün ağlama seslerini duymayacak. Herkes, her zaman bekleyecek.
Bir yarayı sevdiysen eğer, seni öldürmesine izin vermemeliydin. Bir yarayı sevdiysen, seni iyileştirmesine de izin vermeliydin. Çünkü o gece hava her zamankinden daha karanlık değildi; sadece ben öyle sanıyordum.