KızılCanYıldız.

KızılCanYıldız.
@Sorgazm
... BERİKİ ÜLKESİNDEKİ ÖTEKİ ACTIVIST-SOCIAL ATHEİST BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN? BİR FİKİR? SADECE BİR FİKİR? TEHLİKELİ BİR FİKİR
.... HİSTERİDEN OEDIPUS’A: FREUD TEORİSİNDE KADINLIK VE CİNSELLİK Psikanaliz, tıp biliminde ve akıl hastalıklarının ele alınış biçiminde önemli değişikliklerin olduğu bir zaman diliminde doğmuştur. 19. yüzyıl öncesinde psikiyatri henüz tıbbın ayrı bir dalı olarak gelişmediğinden ruhsal hastalıklar, genel tıp bilgileri ile tedavi edilmeye çalışılmaktadır. 19. yüzyılda akıl hastalıkları ile ilgili en köklü değişiklik aydınlanmanın merkezi Fransa’da gerçekleşmiş; akıl hastalıklarının, psikolojik, sosyal ya da kalıtsal nedenlerle ortaya çıkabileceği ilk kez Fransız hekim Philippe Pinel tarafından söylenmiştir (Ekmekçi, 2017). 19. yüzyıl Avrupa’sında tıp bilimindeki gelişmeler, sanayi devrimi ve aydınlanma etkisinde şekillenir. Halk ayaklanmaları ve devrimlerin yüzyılında, bir yandan toplumun yapısında köklü değişiklikler oluyor öte yandan bilim insanları önemli keşiflerde bulunuyordu. Marx ve Engels’in işçi sınıfını zincirlerinden kurtaracak olan teoriyi ortaya attığı tarihsel kesitte, Ortaçağ boyunca içlerine şeytan girdiği düşüncesiyle tecrit edilen, şiddet gören ve hatta diri diri yakılan ruhsal hastalığı olan binlerce insan da zincirlerinden kurtuluyordu. Aydınlanma ile birlikte feodalizmin karşısında burjuvazinin ekonomik ve siyasal açıdan güçlenmesi, düşünsel alanda da önemli değişiklikleri beraberinde getiriyordu. Feodalizmin temsilcisi olan dinin felsefi teorisi idealizm bu dönemde etkisini yitiriyor ve onun yerini materyalizm alıyordu. Burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi ile işler tersine dönüyor ve yükselmekte olan işçi sınıfını kontrol altında tutma çabasının bir ürünü olarak idealizm, bu kez burjuvazi tarafından sahneye sürülüyordu. Diyalektik materyalizm ise tam da bu çelişkilerin içinden doğuyor, ezilmişliği karşısında sesini yükseltmeye başlamış işçi
Reklam
.... Sizlere göre Müslümanların bilimde geri kalmasının sebepleri nelerdir? Bu soru, anonim bir üye tarafından sorulmuştur. Bu soruya 2 farklı bakış açısından yaklaşmak gerekir. İç ve dış olarak birçok farklı sebepler vardır. İç sebepler: Benim gördüğüm en önemli sebep Gazali gibi bazı imamların bilim adamlarına ve filozoflara kafir demesi ve onları tekfir etmesi ile dini baskının arttırılması. Tekfir etmek aforoz etmektir ve evet Müslümanlıkta da aforoz etmek vardır. İmamların din büyüklerinin sözünden çıkıldığı anda insanlar aforoz edilir ve toplumdan dışlanırdı. Önemli İslam alimlerinden bazıları: İbni Rüşd, Farabi ve İbn Sina tekfir edildi, kitapları yakıldı ve sürgüne gönderildi. Sırf Gazali’nin yobazlığından ötürü. Gazali’den sonra Müslüman camiada ruhban sınıfı oluştu. Her karar Şeyhülislam grubunun fetvalarına göre şekillenmeye başlandı. Tabi bu İslamın Altın Çağının bitmesine yol açtı. Gazalinin “Makasıdu'l – Felasife” isimli kitabından 26. Sayfa (internette pdf var) filozofları bilim adamlarını kafirlikle suçlayıp din dışında işlerle ilgilenenleri tekfir edilmesi gerektiği bizzat yazılıdır. Kuran-ı Kerim’de doğrudan bilim düşmanlığı yoktur. Bunların sebebi sonradan oluşan ruhban sınıfıdır. Yani dinin kendinden ziyade toplumun yönetici sınıfı bilimin gelişmesine müsaade etmemiştir. Dış sebepler: Bir de dış etmenler var. Moğol istilalarıyla birlikte İslam toprakları 12-13 yy arası özellikle barbar kavimlerle komşu olmuştur. Moğolların yönetimini anlatmaya pek gerek görmüyorum ama şöyle bir kısaca bahsetmek gerekirse, kazandıkları yerleri yağmalar yağmaladıkları yerleri tozu toprağa katar. İslam topraklarını fethedince üzerindeki kütüphane, kitaplar ya da buna benzer her türlü bilgi birikimlerini yok etmişlerdir. Onun dışında Moğol istilaları
.... Yağmur yağacak Yazmaya başladığımdan beri her yıl, ister Arapça ister İngilizce olsun, Nakba Günü hakkında aynı makalenin veya şiirin aynı gerçekler, veriler, sayılar ve eskimiş argümanlarla dolu türlü versiyonlarını böyle bir ikna ve terbiye etme çabasının bir gün artık gerekli olmayacağı umuduyla yazdım. Önermeleri hep tutarlıydı: “yıldönümü” ve “Nakba” kelimelerini aynı cümlede kullanmak yanlış bir yaklaşım, 76 yıllık zaman dilimi de yanlış bir hesaplamaydı. “Büyük Felaket” demek fazla indirgemeciydi, çünkü Nakba aniden gelişmiş bir doğal afet değildi. Geçmişe ait trajik bir kalıntı da değildi. Nakba, 1948’de ne başlayan ne de sona eren, düzenli olarak devam eden bir sömürgeleştirme ve soykırım sürecidir. Faillerin isimleri bellidir, suç mahalli de canlıdır. Enkaz göremediğiniz yerlerde, bilin ki enkazı gizlemek için üzerine çam ağaçları dikilmiştir. Gazze’nin kuzeyinde yeni bir anaokulu açıldığını okudum, alelade bir anka kuşu, öğretmenler günlerini geçirirken etraflarının yasemin kokusuyla sarıldığına inanmak istiyorum. Yasemin kokusundan başka çocukların dırdırını ve savaş uçaklarının vızıltısını ne hafifletebilir? Son birkaç haftadır bu güzel habere tutunuyorum, boşlukları da kendi tahminlerimle dolduruyorum. Yaseminler vardır çünkü tohumların filizlenmek için izne veya ateşkese ihtiyacı yoktur. Çocuklar dırdır eder çünkü çocukların işi gücü budur. Beş yaşındaki çocuklar soykırım zamanında sayılardan ve alfabeden başka ne öğrenirler? Zaman geçirmek için birbirlerine hangi fıkraları anlatırlar? Kelime dağarcıkları elbette işgal, kuşatma ve Nakba’dan daha acımasız kelimeleri içerecek biçimde genişliyor, sanırım öğretmenleri de onlara asıl Nakba’nın (1947-49) Gazze’nin bugünüyle kıyaslandığında sönük kaldığını söylüyordur. Zenginler bile (hatta tüm zenginler)
... “Bizi kırdılar” “yüreğim yaralı kuşum topla ve aç kanatlarını” 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal’ı anma törenlerinde sekiz saat süren taciz, kuşatma, nihayetinde kundaklama ve dumanla boğulma sonucunda 33 aydın ve sanatçının katledilmesinin üzerinden 31 yıl geçti. 31 yıl, belgelemek için uzun bir süre. Aleviler olarak sözlü kültürümüz ziyadesiyle güçlü. Bu bize sözün esnekliği, sözün iletilmesinin getirdiği yakın mesafe, dilden dile aktarılmasının getirdiği yakın ilişkiler gibi yüzyıllardır içine doğduğumuz bir ortam sağlıyor. Bize hava gibi su gibi gelse de pek çok mahzuru da beraberinde sürüklüyor. Bizim bilgimiz Hasan Hüseyin’in “Nehirler Aka Aka” şiirinde akan su gibi. Akış hızı zaman zaman değişse de menziline illaki varan bir durulukta. Ne ki sözlü bilgi kuşaktan kuşağa aktarıldıkça detayları kaybetmesiyle, yerine yenilerinin gelmesiyle de malul. Bu yerine göre dogmatizme karşı bir hareketlilik olarak da değerlendirilebilir ancak bize çoktandır bunca bilgiyi kapsayacak genişlikte, derinliği de olan bir birikim gerekiyordu. Cumhuriyet ve kapitalizmle birlikte yaşadığımız yerler, koşullar değişti, değişiyor. Büyük oranda kapalı, içe dönük, kendi içinde köylü bir kültür olmaktan uzaklaşıp şehirlerde farklı sınıflara dönüştük. Katliamlar mülksüzleştirme politikasının esenliği için sistemin ihtiyaç duydukça kullandığı bir süreklilik kazandı. On milyonu aşkın Alevi nüfusundan nispeten az sayıda burjuvanın çıkabilmiş olması, ülke geneline göre fazlaca küçük burjuva ve devasa bir işçileşmiş köylü yığınına dönüşmemiz kapitalist cumhuriyetin bir başarısıdır. Sivas Katliamı derli toplu, 33 şehidin hikayesiyle, öncesi ve sonrasıyla yaklaşık 4 buçuk saatlik bir belgeselde ilk kez anlatıldı. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da galası yapıldı. 2 Temmuz, cenazelerine
.... “Hayır” demek neden bu kadar zor? Terapi odalarında en çok konuşulan konulardan biri: Hayır diyememek. Gerektiği yerde makul sınırlar çizmek, kendi alanını korumak, isteklerine sahip çıkmak, diğerine hayır demek nasıl oluyor da bu kadar zor olabiliyor? Dünyaya geldiğimiz andan itibaren hayatta kalmak için durmaksızın yeni beceriler kazandığımızı düşünürsek, sınır çizebilme becerisini kazanmayı bu denli zorlaştıran neler olabilir? Bakalım. Bir terapist olarak düşündüğümde, hayır demenin yolunun öncelikle herkesten ayrı bir birey olduğunu kabul etmekten geçtiğini söyleyebilirim. Bu noktada yaşadığımız ülkenin kültürel kodlarına baktığımızda iç içeliğin desteklendiğini ve kişinin kendisiyle bir başkası arasına sınır, mesafe koymamasının beklendiğini görüyoruz. Daha açık ifadeyle, kişisel alanın yok sayıldığı, kişinin dört tarafının istek ve ihtiyaçları gözetilmeksizin müdahalelerle ve beklentilerle sarıldığına tanık oluyoruz. Aile içinde duygusal sınırların eksikliği, atanmış zorunluluklar, sorunların bireysel değil “aile meselesi” olarak kabulü ve bazen örtük bazen açık talepkarlık kültürümüzde kendini gururla gösteriyor. Ayrışmanın ve bireyleşmenin “evlerden ırak” görüldüğü bir yerde makul sınırlar çizmeyi öğrenmek haliyle çok da kolay olmuyor. Kendini feda etmenin, başkaları odaklı olmanın böylesine takdir edildiği, sınırların ve mesafelerin ise neredeyse ayıp kabul edildiği bir toplumda insanın kendi ihtiyacına sahip çıkması da geliştirmesi gereken bir yetenek oluveriyor. İçinde yaşadığımız toplumun sosyal becerilerimiz üzerindeki etkisi gözle görülür halde ama sınır çizme meselesine biraz daha çekirdekten, aile yapısından bakalım istiyorum. Çünkü tüm bu ortak sebeplerin yanında herkesin kendi kişisel hikayesinde gizli aslında nelere, kimlere, hangi durumlarda
Reklam