Sence de hayatın anlamı sadece günün birinde kalplerimizi, ruhlarımızı ve bedenlerimizi gezip sonra da ebediyen yanan bir tutkuda olabilir mi? Arada ne yaşanırsa yaşansın? Ve bunu yaşadıysak belki yine de boşuna yaşamamış olabilir miyiz? Tutku bu kadar derin, bu kadar zalim, bu kadar muhteşem bu kadar gayriinsani mi? Ve acaba bir kişiye değildi sadece arzunun kendisine mi yönelik? Soru bu. Yoksa acaba yine de bir kişiye, ister iyi ister kötü olsun daima ve ebediyen sadece o bir tek gizemli kişiye yönelik ve bizi ona bağlayan tutkunun yoğunluğu onun özelliklerinden ve davranışlarından bağımsız mı?
Etrafımda insanlar öldü, ölümün her türlü gördüm ve bazen ölme seçeneklerinin çeşitliliğine şaşırıyordum; çünkü yaşam gibi ölümün de hayal gücü vardır.
Olduğundan olduğundan farklı olma arzusu Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir: Oduğundan farklı olma arzusu kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayatı ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamına uzlaşarak katlanabilir. Nasılsa öyle olduğu gerçeğiyle uzlaşmalı ve bu bilgece davranış için hayattan övgü almayacağını kibirli , egoist ,kel ya da göbekli olduğunu bildiği ve buna katlandığı zaman göğsüne madalya takılmayacağını bilmelidir; hayır övgü ya da ödül almayacağını bilmelidir. İnsan katlanmak zorundadır, işin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır; çünkü ne tecrübe ne de kendi eksikliklerini şahsi menfaatlerine ve açgözlülüğüne dair içgörü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız. İnsan ihanete, sadakatsizliğe katlanmak zorunda; ve son olarak, ki bu bütün görevlerini en zoru birisinin karakter ya da zeka yönünden kendisinden üstün olmasında katlanmak zorunda.