Adına arabesk denen bu, kente göç müziği, yaralı bir adamın haykırışı değil, yaralanmış taklidi yapan bir adamın sahte çığlığıydı.
...
Bu müzik, sadece bir müzik olarak değerlendirilemezdi. Bu seste, Ortadoğu'ya özgü bir kaypaklık, bir kandırmaca, bir yalan, güçsüz olanı ezme, güçlünün önünde ise el etek öperek riyakârca eğilme demek olan bir yaşam üslubu vardı.
Çeşitli ülkelerden bilim insanlarıyla bir araya geldiğinde konuşmayı bir süre götürebiliyor ama iş Latince ya da Eski Yunanca kavramlara dayanınca susmak zorunda kalıyordu. Çünkü bu kökten gelmiyordu. Toplantılara katılan Arap aydınlarıyla da anlaşamıyordu; çünkü Doğu dünyasından da gelmiyordu. Dolayısıyla Latince, Yunanca ve Arapçanın, birbiriyle ilişkili, yüzyıllar içinde geliştirdiği ortak felsefi ve bilimsel terminolojiden yoksundu. Kelimesi olmayan kavramları yok sayıp hep beylik klişeleri tekrarlayan, gündelik, sığ ve köksüz bir kültür ortamından geliyor olmasının acısını hissediyordu Profesör. Bütün kök kültürlerle biraz ilişkisi vardı ama bu "biraz", kendisine sağlam ve güvenli bir temel oluşturmasına yetmiyordu işte.
İrfan Kurudal, cinselliğin, Türkiye'deki bütün toplum katmanlarının bilinçaltına inanılmaz bir biçimde egemen olduğuna inanıyordu. Sigmund adlı profesör hayatta olsa, teorisinin kanıtlanması için müthiş bir laboratuvar olabilirdi Türkiye.