Demek ki kurumlar, üniformalar, talimatlar, ilişkiler, onların da kendilerini seçmelerini engelliyordu. İnsan doğası gereği çıplak doğup çıplak ölüyordu ama üzerine giydiği giysiler, ruhunu ve kişiliğini, önceden belirlenmiş bu şekillere kurban ediyordu. Koşullanma üzerine kurulu eğitimlerden geçen insanlar kendini nasıl seçebilirdi ki.
Belliydi bunun böyle olacağı, bir evde o kadar kitap oldu mu başın belaya girer, herkes gibi işinde gücünde olsalardı bunlar yaşanmazdı. Bunları duyunca o kadar kırıldım ki. Hiçbir suç yükleyenedikleri için kitap okumak diye bir suç icat ettiler. Cehaletin övgüsünü yapıyorlar. Örgütlü cehalet bu ülkede çok güçlü. Sorsan kabul etmezler ama hepsi doğal olarak kültür- sanat düşmanı.
Her şeyin başı da empati sonu da empati diye düşündü Selim. Bizim başımızı derde sokan da zaten bu değil mi. Ama eğer sende empati varsa olmasın diyemezsin, varsa var yoksa yok. Ödeyeceğin her bedeli göze almak zorundasın.
Hayat bir çiçek dürbünü gibi, her sallayışta bambaşka resimler çıkarır karşına. Bir an gelir, baba çocuğunu değil, daha yeni yürümeye başlamış minik bir kız çocuğu babasını kurtarır.
Ağrı, sızı, sancı hep insan soyu içindi ve ona korku vermiyordu. Bütün sorun aşağılanmaktı. Üstelik değersiz bulduğu, nefret ettiği, işkenceci olma onursuzluğunu kişiliğine sindirebilen insanlar tarafından aşağılanmak korkunç bir şeydi. Bu mesele keşke sadece acıyla ilgili olsaydı.