Bir insanın, bir ilişkinin, bir iletişimin…
adının ne olduğu gerçekten fark etmez.
Akademide danışman hocan olur,
iş yerinde patronun…
evde annen, baban…
hayatında bir kadın, bir adam…
Ya da yalnızca bir arkadaş.
Hepsinin ortak bir sınavı vardır:
Sen konuşurken sana bakıyor mu?
Tepkini duyuyor mu?
Hissini algılıyor mu?
Ve en önemlisi algıladığı şeyi bir aksiyona dönüştürüyor mu?
Çünkü bazen karşımızdaki insan,
duygumuzu duymuyormuş gibi yapar.
Bazen de daha kötüsü olur: Duyar
Anlar,Hatta ne hissettiğimizi çok iyi bilir
ama yine de hiçbir şey yapmaz.
İşte tam burada gerçek ortaya çıkar:
Önem veren insan kıpırdar.
Bir adım atar.Bir cümle kurar.Bir düzeltme yapar.Bir yüz ifadesi bile değişir.
Kısacası “Seni duydum” der.
Hiçbir hareket yoksa,
hiçbir karşılık yoksa,hiçbir çaba yoksa
bu senin yetersizliğin değil
onun umursamazlığıdır.
İnsanın değer verdiği şeyi görmezden gelme lüksü yoktur.Ve hayat bize şunu öğretir:
Tepkini görmeyen hiçbir yer,
senin kalbini taşımaya layık değildir.
Kırılmak, yorulmak, anlaşılmamak
bunların hiçbiri senin suçun değil.