Bir zamanlar bir söze çok inanıyordum: Bekleyişler son bulduğunda hayat sıkıcı bir hâl alır.Belki hep bir şeyleri beklediğim için bana doğru geliyordu.Doğru zamanı, doğru insanı, kendimin daha iyi hâlini. Özellikle doğru kişi meselesinde.Sanki biriyle gerçekten karşılaşabilmek için önce kendimin en iyi versiyonuna ulaşmam gerekiyormuş gibi hissediyordum.Daha güçlü, daha sakin, daha toparlanmış, daha eksiksiz.Çünkü insan bazen sevilebilmek için kusursuz olması gerektiğine inanıyor. Sonra hayat bir anda değişti. Bir gün vardı. Ve birkaç saat sonrası bambaşka bir hayat gibi geldi bana.İnsan bazı şeyleri ancak kaybetme ihtimaliyle yüzleşince fark ediyor galiba. Hayatın ne kadar hızlı değişebileceğini, ertelenen şeylerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu.O gün ilk kez şunu düşündüm ya ben sürekli olacağım kişiyi beklerken, şu anki hâlimi yaşamayı unutuyorsam? Üniversiteye başladığımdan beri geçen iki yıla dönüp bakınca şunu fark ettim, İnsan eksikleriyle de sevilebiliyor. Kırılmışken de.Yorgunken de. Henüz tamamlanmamışken de.Ve belki de en büyük yanılgım buydu. Kendimi sürekli geliştirmenin kötü olduğunu düşünmüyorum. Hâlâ kendimin daha iyi bir hâline ulaşmak istiyorum.Ama artık bunun "sevilmenin şartı" olduğuna inanmıyorum. Çünkü insan bazen kendine en acımasız hâliyle yaklaşırken bile, başkaları onun içinde çoktan sevilecek bir şey bulmuş oluyor. Belki mesele "en iyi versiyon" olmak değildir.Çünkü insanın "en iyi hâli" diye bir son noktası da yok aslında. Her iyileştiğinde başka bir eksik buluyor kendine. Her toparlandığında biraz daha güçlü olması gerektiğini düşünüyor. Ve bir süre sonra yaşamaktan çok, kendini düzeltmeye çalışıyor. Ben uzun süre, bir gün tamamen tamamlanırsam huzurlu hissedeceğimi sandım. Ama insan tamamen tamamlanmıyor. Sadece kendine biraz daha