Sözü, mânayı bozacak veya anlaşılmaz hale
getirecek derecede edebi sanatlarla süslemek, girișler yapmak, hüner göstermeye çalışmak doğru değildir. Çünkü sözde esas olan doğru ve kolay anlaşılması ve tabii bir üslupla ifade edilmesidir. Sözün süslenmesine fazla ağırlık verilmesi halinde
mânanın bundan zarar görmesi kaçınılmazdır. Ve bu hâl, kabiliyetin tabii bir tezahürü değil de kendini zorlamanın sonucu ise daha da çirkin ve münasebetsizdir.
Batılı psikolojinin insanın inançlarını, tutumlarını ve dışsal davranışlarını şekillendirmede düşüncenin ve bilişsel süreçlerin etkisini kabul etme "sağduyusuna" kavuşması yetmiş yıldan fazla sürdü. Nitekim modern psikolojiyi ancak son zamanlarda etkileyen bilişsel ilkeler, ibn Kayyim el-Cevziyye, el-Belhi, Gazali, Miskeveyh ve diğer birçok bilim insanı tarafından yüzyıllar önce zaten biliniyordu. Bu alimler, akıldan geçen ve gittikçe gerçek hayatta uygulanan dürtü ve güdülere dönüşebilen ve tekrarlandığında alışkanlıklara dönüşen kavramlar, düşünceler ve fikirlerin önemine değindi. Alimler bu ilkeyi iyi alışkanlıklar geliştirmeleri, sürekli Allah'ı hatırlayıp yer ve gök üzerine düşünmeleri için insanları teșvik etmek amacıyla kullandılar. Ayrıca bir dürtü veya güdüyü değiştirmek, o dürtü veya güdü neticesindeki bir eylemi durdurmaktan daha kolay olduğu için ve bir eylemi ortadan kaldırmak, o eylem bir alışkanlığa dönüștükten sonra onu kökten sökmeye çalışmaktan daha kolay olduğu için bir
kişinin sabit arzular ve dürtüler hâline gelmeden önce zararlı, olumsuz kavramları değiştirmesi gerektiğini söylediler. Dahası, çağdaş davranış terapistlerinin söylemlerine benzer şekilde, bir alışkanlığın tedavisinin, bireyi onun tersini yapması için eğiterek uygulanması gerektiğini belirttiler.