Çocukken, yetişkinlerin her şeyin yolunda gittiği bir dünyanın anahtarını elinde bulundurduğundan, mutku olmak için onları taklit etmenin yeterli olacağından, acılarımızın deneyimsizliğimizin ve bilinmeze dair korkularımızın bir sonucu olduğundan emindik. Fakat yetişkinliğe ulaşınca büyümenin barikatların arkasına sığınmak, olası tuzaklardan uzak durmak olduğunu görüyordu insan. Kavrayış, haz, paylaşım, çaresizce ihtiyaç duyduğumuz her şey bir başka hayat içindi ve bu hayat için “mış gibi” yapmakla, zaman doldurmakla, kılık değiştirmekle yetinmek gerekiyordu. İnsan, en azından psikiyatri kliniğinde kendisi gibi olabilirdi, her yanı paramparça, belki onarılamaz haldeydi ama hakikiydi. Bu temel üzerine kendini yeniden inşa etmek mümkündü belki.
Neden başlarda, hiçbir şeyin bize ait olmadığı zamanlarda, diğerine ait her şeyle ilgilenirken, sonunda bizim isteğimize uymayan tek bir şey bile işkenceye dönüşüyordu?