Hayatım boyunca kaç defa kendi rolümü fark etmeden yaşadığımı düşündüm. İnsan çoğu zaman farkında olmadan bir kurtarıcı rolüne soyunuyor başkalarının yaralarını sarmak, onların yükünü almak, kendi mutluluğunu ertelemek pahasına “iyileştiren” olmak… Ama işin garibi, bazen de en umutsuz kurban gibi hissediyoruz; çaresiz, değersiz ve kendi hayatımızın iplerini başkalarının ellerine bırakmış. Kitap bana bu iki uç arasında ne kadar gidip geldiğimi, aslında kendi yaşam sahnemi hiç fark etmeden oynadığımı gösterdi.
Okurken zihnimde anılar bir bir canlandı. Çocukluğumda annemin yorgunluğunu hafifletmeye çalıştığım günleri hatırladım. Henüz küçücük yaşımda bile bir “kurtarıcı” olmuştum; ama büyüdükçe bunun bana nasıl ağır yükler bıraktığını anladım. Sonra, ilişkilerimde fark ettim ki; ne zaman kurtarıcı olmaya kalksam, aslında gizliden gizliye kurban rolünü de üstleniyordum. Çünkü kimseyi kurtaramadığımda kendimi yetersiz hissediyor, suçluluk içinde eziliyordum. Kitap tam da bu noktada bir ayna oldu bana: kurtarıcı ve kurban aslında birbirini besleyen, birbirinden güç alan rollerdi.
Sayfaları çevirirken kendime sorular sordum: Neden başkalarının yükünü taşımayı görev ediniyorum? Neden kendi ihtiyaçlarımı geri plana atıyorum? Belki de cevabı çok basitti: sevilmek için, değer görmek için. Ama kitap bana öğretti ki, başkasının acısını omuzlamakla kendi değerimi ispat edemezdim. O an aklıma iş yerinde yaşadığım bir olay geldi. Bir arkadaşımın işlerini kolaylaştırmak için kendi sorumluluklarımı ihmal etmiştim. Oysa sonunda ne teşekkür gördüm, ne de kendimi değerli hissettim. Sadece daha da tükenmiş bir kurban gibi kalakaldım.
İşte kitap bana burada güçlü bir farkındalık verdi: İnsan, kendi sınırlarını korumadan gerçek bir ilişki kuramaz. Ne kurtarıcı olmak ne de kurban olmak