Hastanede zaman başka türlü akıyordu.
Köydeyken günler rüzgâr gibiydi. Sabah olur, güneş
tepenin ardından doğar, gölgeler uzar, akşam ezanı okunur,
bir bakmışsın gece olmuş. Zamanın geçtiğini anlamazdı
insan. Çapa vururken, su taşırken, Ali’yi düşünürken
saatler erirdi.
Ama burada…
Burada zaman akmıyordu. Sürünüyordu.
Duvara asılı saat, tik taklarıyla insanın içine çivi
çakıyordu. Her saniye ayrı bir ses. Ayrı bir ağırlık. Lavinya
o sesi artık duymamak için kulaklarını kapamak istiyordu
ama olmuyordu. Çünkü saat sadece duvarda değil,
damarlarında atıyordu artık.
Kemoterapi günleri ise bambaşkaydı.