Arkasında kâgir evlerinin açık kapılarından neşeli kadınlarını gördüğümüz, hepsi iyi giyinişli, rahat ve ferahlı Hıristiyanlara gıpta ederdik. Müslüman semtlerinde lambalar sönerken, Hıristiyan semtlerinde kaynaşma geç vakte kadar sürerdi. Biz kararırken onlar ışıklanırdı. Hıristiyanlar Müslüman semtlerine yerleşmezse de bizim şeriatçı baskısı da Hıristiyan semtlerine uğrayamazdı. Yalnız yabancılar değil, çoğu bir yabancı uyruklu yahut “himaye” vesikası taşıyan Hıristiyanlar da imtiyazlıydılar.
...
İçimde büyük şüphe, bu yaşıma kadar benim fikir savaşlarıma yön veren şüphe bu kıyaslama arasında olmuştur: Niçin Hıristiyanlar öyle, biz böyleydik?
Ahirette bizim cennete, onların cehenneme gideceklerini ilmihal hocalarından öğreniyorduk, ama neden bütün dünya nimetleri neden hep Müslüman olmayanlardaydı?
Okullarda Araba Arap, Amavuta Arnavut, Ruma Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik. Padişahın nöbetçileri, bekçileri, koruyucuları, Arnavut; ağaları Zenci. Haremi Çerkezdi. Bir defa bir Mısır paşasının bahçe duvarı kenarındaki yaya kaldırımlarından yürüyordum. Bir fellah çıkageldi, “Yasak!” diye haykırarak beni karşı kaldırıma sürdü idi. Kürdün de itibarı Türkün üstündeydi.
Zengin dendiği vakit saray ve Babıâli büyükleri, rüşvetçiler yahut Hıristiyanlarla Frenkler hatıra gelir. Birkaç müteahhit Arap ve Karadenizli zahireci vardır. Türklerden bata çıka, hile veya zulümle mal edinen bir sınıf da aşar iltizamcılardı.