Bir mektup yazdım.
Gönderecek bir adresim yoktu.
Alıcısı bendim… ama eski bir versiyonum.
Ona ulaşmak imkânsızdı. Çünkü o hâl çoktan yıkılmış bir ev gibi, harabe şimdi.
Yazdığım her satırda kendimi bulmaya çalıştım,
ama her kelime, kim olduğumu biraz daha unutturuyordu.
Sanki ben, kendime bile yabancı bir tanıdık olmuştum.
“İyisin, değil mi?” dedim mektubun başında.
Sonra durdum.
Ne zaman gerçekten iyi olduğumu hatırlayamadım.
Belki de hiç olmadım.
Bu yüzden yazdığım cümleler, posta kutusuna değil, boşluğa düştü.
Bir tür iç dökme değil, bir tür iç gömme bu.
Kelimelerim mezar taşı gibi dizildi sayfalara.
Her biri, geçmişten bir parçamı örtüyordu üstüme.
Çünkü bazı mektuplar yollanmaz.
Bazıları sadece yazılır,
sonra sessizce yakılır,
ve dumanıyla birlikte bir parçan göğe karışır.
Kendime dönemeyen her cümleyle biraz daha uzaklaşıyorum o eski ben’den.
Ve belki de bu, büyümek dediğimiz şeyin en sessiz tanımıdır.