Kitabın başından aslında neler olacağını bilsemde, o vahim olay gerçekleştiğinde ve sonrasında olanlar için çok üzüldüm. Hayat boyu büyük imtihanlarla karşı karşıya olsakta, insana en acı veren şey evladını kaybetmek sanırım. Bu yüzden her şeye bir isim verilen bu dünyada, çocuğu ölenler için kullanılan bir terim bulunamamış.. Böyle bir durumda herkes farklı şekilde atlatmaya çalışır ama eşlerin birbirinin yanında olup, birbirine destek olması gerekir bence. Ama hikayemizde Agnes'in kocası, karısını ve çocuklarını o acıyla baş başa bırakıp kaçmayı seçti. En çok buna sinirlendim. Tamam oda oğlunun kaybını atlatmak için gitti ama sadece kendini düşündü. Gittiği yerde işle meşgul olup olanlari unutması ya da hala oradaymış gibi düşünmesi daha kolaydı. Ama Agnes, oğlunun hatıralarıyla dolu bir yerde bir başına acı çekti. Onun öleceğine hiç ihtimal vermemesi ve bu yüzden diğer çocukları ile yeterince ilgilenmemesi ömür boyu vicdan azabı olarak onda kaldı. Kadın her yerde, hep en büyük yükü taşımaya mahkum oluyor malesef. Yinede en sonunda kocasının yazdığı oyun çok iyiydi. Bir nebzede olsa pişmanlıklarını ve acılarını göstermiş oldu. Kitapla alakalı söyleyecek çok şey var aslında ama duygularımı tarif edecek kelimeleri bulamıyorum. Kesinlikle müthiş bir eserdi.