Şu dünyada insana tevazu elbisesi kadar yakışan bir giysi görmedim.. Ama insanlar israrla kendilerini çirkin, akılsız ve ucuz gösteren kibir elbisesini giymekte israr ediyorlar.. Bunun en önemli sebebi özgüven eksikliğini sahte özgüven ile kamufle etmek..
Çok pahalı, bedeli fazla bir çantayı alamayanların sahtesi ile kendilerini tatmin ettikleri gibi; özüne güveni olmayanlar daha doğrusu onu beslememiş, geliştirmemiş olanlar da; varmış, sanki öyleymiş gibi davranma yoluna gidiyor. Çünkü özgüven pahalı bir sonuçtur. Kendiliğinden olmaz.. Bazı bedeller ödenerek, bazı başarılara imza atılarak kazanılan bir şeydir..
Ama kibir öyle değil ki; bedava ve ulaşılması kolay bir sonuçtur..
Çakma çantanın orijinal olana kıyasla hemen yırtılması, eskimesi gibi kibrin de özgüvene kıyasla raf ömrü çok kısa.. Bunu kibirli insanların çok mutsuz, huzursuz, çevresi ile kavgalı olmalarından anlıyoruz..
Kendi hâl dilinden anlayan herkesin hâl dilinden anlamaya başlar.. İnsanların hâl dilinden anlayan birini de mutsuz etmek hemen hemen imkansız..
Hâl dilini ne kadar biliyoruz...
Behlül-i Dânâ bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış.. " Kaça satıyorsun ? " diye soranlara, " Biri bir paraya, biri on paraya, biri de ağırlığınca paraya.. " demiş.. " Ey Behlül ! Bu fiyat farkları neden " diye soranlara şu cevabı vermiş.. " Birincisi taş kafadır, en ucuzdur.. Çünkü hiç nasihat dinlemez.. İkincisi boş kafadır, nasihat dinler ama tutmaz.. Üçüncüsü ise hoş kafadır, o kimse hem dinler hemde dinlediklerini hayata geçirir hemde başkalarına öğretir.. Bunu da ağırlığınca altına veriyorum.."
Sâdî'nin dediği gibi: " Sahrayı okşayan rüzgar gibi bu hayat.. Bu varlık da eser, geçer, gider.. Açlık, tatlılık, iyilik, kötülük, güzellik ve çirkinlik hepsi geçer.. Geçer gider de bir şey kalmaz.. Zalim bize zûlmettiğini sandı, halbuki bu zulüm geçer gider ama bu zulüm zalimin boynunda ve omuzunda ebediyyen kalır.."