Nasıl ki, kilise hu kukuna göre, seküler konuma indirgenen rahip, daha önce üyesi
olduğu tarikatın göstergesini taşımak zorunda kalmışsa, “sekülerleşmiş” kavramı da aynı şekilde bir işaret olarak geçmişteki
teolojik alana aidiyeti gözler önüne serer.
Yani sekülerleşme, bir gösterge ya da bir kavramda, onu belli bir yoruma ya da belli bir ortama yeniden göndermek için onu damgalayan ve onu aşan, ama bunu yaparken yeni bir kavram ya da yeni bir anlam oluştur mak için ondan çıkmayan bir işaretti.
Geçmişin hakiki imgesi bir an için titreyip söner [huscht vorbei]. Geçmiş ancak, tanınabilirliği anında aydınlanan bir imge olarak kavranabilir ve bir daha asla görülmez. (Benjamin 1974, 685).
Yani, tarihsel nesne, asla yansız bir biçimde verilmez, bir ipucu ya da bir işaret hep ona eşlik eder, onu imge olarak oluşturur, okunabilirliğini belirler ve zamansal olarak koşullara bağlar.
Güzel nesne karşısında seyircinin yaşantısında giderek artan masumluğa, sanatçının yaşantısının bünyesinde giderek artan tehlikelilik karşılık gelir, bundan ötürü sanatın mutluluk vaadi, sanatçının varoluşunu zehirleyip yok eden zehire dönüşür.
Platon, çünkü “şiir söz konusu olduğunda” diyerek, sözlerine, estetik duyarlığımızı sarsan şöyle bir ifade ekler: “şehre yalnızca tanrılara ilahileri ve iyi insanlara övgüleri kabul etmek gerekir.”
Edgar Wind’in belirttiğine göre, Platonun saptamasının bizi bu
kadar şaşırtmasının nedeni, artık sanatın bizi, Platonu etkilediği gibi
etkilememesidir.Sanat ilgi/çıkar alanından çıkıp yalnızca ilginç hale
geldiği için, sırf bu nedenden ötürü, bizde böyle iyi bir kabul görüyor.