İnsanlardanbirinsan

Hey gidi günler… Ne günlerdi!
Hey gidi günler… Ne günlerdi! Yalnızca O’nu anmak vardı. Sadece hizmet etmeyi düşünmek vardı. Yürekler hassastı; diller az konuşurdu. Gözler yabancıya karşı perdeli, eller ve ayaklar ise bir coşku ve şevkle yarınları aydınlatma gayretindeydi. Zihinler, “Müslümanların derdini nasıl hafifletebilirim?” sancısıyla zonk zonk zonklardı. Çevredeki insanların küçümseyici ve anlamayan bakışlarına tahammül hat safhadaydı. Şimdi ise bütün bunların yerini şişmiş, tok nefisler; düşünemez hâle gelmiş, dumura uğramış beyinler aldı. İnsanlığı kaderiyle baş başa bırakıp “Zaten hak ettiler.” küstahlığına girenler; Müslümanlara karşı, düşmana duyulması gereken kini, buğzu ve cedeli duyanlar aldı. “Acaba koynumda hangi güzel hûrî yatar?” mülahazaları aldı. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki; beni hiçlikten çıkarıp bana bir ruh, bir karakter vermeyi, inkişafımı sağlamayı ve beni serfiraz etmeyi hak etmemiştim. Fakat ben, elime aldığım balyozla bütün bu güzel hasletleri tek tek, sanki bir canavarmış gibi, sanki kendi hakkımmış gibi toza dumana kattım. Kendimi kendi elimle rezil ettim. Allah’ım, ümidimi kesmedim. Allah’ım, ümidimi kesmedim. Ben Senden razıyım. Ne olur, Sen de bizleri kıyamet günü bu rezilliklerle yargılama!
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Beyhude hevesler
Boş sevdaların, beyhude heveslerin peşinde ömür tükettik; gerçekleşmeyecek hülyalara kalbimizi bağladık. Ümit beslediklerimiz bize yüz çevirdi, tutunacak dal sandıklarımız bizi bir an olsun sahiplenmedi. Bu zamana kadar senden gayrı ne sesimizi duyan oldu ne de yorgun başımızı merhametle okşayan. Duygularımızı küçümsediler, düşüncelerimizi ise cürüm addettiler.
میم مثل مادر | Anne gibi
Sen, bizim karanlıklarımızda; dertlerimiz olduğunda, yatağında yatıyor olsan bile kalkar, o aydınlatıcı sözlerinle bizi ışığa çıkarırdın. Seneler seni ne kadar zorladı… Sana zindanlarda ne işkenceler ettiler… Ama sen yine de özünden hiç değişmedin. Hangi şart altında olursan ol, bizi iffetinle, namusunla, temizliğinle yetiştirdin. Adeta Meryem (A.S.) gibi. Her şeyden önce sen bizim annemizdin. Seninle şakalaştığımız, tartıştığımız, zor zamanlardan geçtiğimiz çok oldu. Ama ben seni hep hurma ağacı gibi bildim. Çünkü mümin, hurma ağacına benzetilir. Sürekli fayda veren, sağlam, temiz ve bereket timsali olan bir ağaç… Sen de işte öyle bir anneydin. Senin öyle bir sesin vardı ki, ben ömrü hayatımda ne bir erkekte ne de bir kadında böylesine güzel bir Kur’an sesi duydum. Bir şey söylesen, insanın içine işlerdi. Bir nağme yükselse sesinden, sanki en ince ahengi bulurdu. Ben sana hiçbir zaman sesinin ne kadar güzel olduğunu tam söyleyemedim. Çocukluğumda bana anlattığın peygamber hayatları, insanlığın iftihar tablosu ve onun kutlu yıldızları… Sen anlatırdın, ben dinlerdim. Sanki çocukluğumun ballı sütü hiç eksilmeyecek sanırdım. Onları ne kadar çok severdim. Sen gösterişten uzaktın. Sade giyinir, sade konuşur, olgun davranırdın. Bize karşı öyle bir tavrın vardı ki, ne küçük hatalarımızda öfkeye kapılırdın ne de büyük kusurlarımızda bizi uyarmaktan geri dururdun. Sadeliğini seviyordum. Senin ne tatlı bir yorgunluğun vardı… Hayata karşı ne büyük bir direncin… Bir gün köy işi yapar, gübre atar; başka bir gün evi temizler; bir başka zaman da bana gönül ferahlığı verirdin. Senin yorgunluğunu bile severdim. Tesettürüne çok dikkat ederdin. O sevimli eşarplarını taktığında ne kadar güzel, ne kadar tatlı olurdun. Namazlarını sessizce kılar, kıpırdamadan Kur’an okurdun. O
Mercan ve inci dolu denizlere dalan dalgıç
Ben bir çağın şahidiyim; zamana ve mekâna göre bineğini ve silahını değiştiren dinamik bir süvari… İçimde bir çağlayan var ki pınarları, dünyanın her yerinde aynı ruhî zevki yaşayan insanların yüreklerine akıyor. Ben öyle bir insana şahit oldum ki tanıyanı sarsıyor; katılaşmış kalpleri adeta iki tarafı keskin, hassas bıçaklar hâline getiriyor. Öyle ki ona değen, pürüzsüz bir kesik alıyor ve oradan ballar damlıyor. Her gün bilmem kaç kez mercan ve incilerle dolu tropikal sulara dalardı; yüzeye çıktığında bizlere kovalar dolusu deniz kabukları getirirdi. Kulaklarımıza dayadığımızda: “Aman Allah’ım, nasıl bir ahenk! Aman Allah’ım, nasıl bir frekans!” derdik. Bazıları orada can veriyordu; neden ben de onlardan olmadım ki? Her yerde insanların birbirini canavarlaştırdığı bir zamanda, onlar adeta bir seranın içinde altın portakallar üretiyorlardı. Onların kabuklarını ocakların üstüne koyup kokusuyla insanları bu gereksiz şeylerden uzaklaştırıyor, uzaklaştırabildiklerine de portal suyu veriyorlardı. Evet, ben öyle şanslı bir insanım ki belki de birçok insanın ulaşamadığı şeylere çok erken yaşta ulaştım. Bunu da kendi kabiliyetimden değil, aksine kendimin ne kadar zavallı bir serçe kuşu olduğunun farkına vardığım zaman gerçekleştirdim.
Denge nesli
Gelecek irade ve ruh nesilleri bekliyor.