Annemin sözleri kulağımda çınladı.
"Seninle gelemediğim için özür dilerim. Mutlu ol. Neredeysen, ne haldeysen bakma ardına. Duydun mu, Sez'im? Ben iyiyim. Onlar da iyiler. Düşünme sakın. Sen mutlu oluşuna bak, elinden tuttuğun insana bak."
Baktım o insana. Beni anlayana, bana can olana. Bana yeşil olan gözleriyle dikkatle bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Çok güzeldi.
Karadeniz'in yağmura gebe toprağı, neşeli havası, insanı yaşatan orman kokusu gibi güzel. Sobanın üstündeki ekmek kokusu gibi, dedemin bana Seziş diye seslenmesi gibi, çocukluğumun elma şekeri gibi güzel. Abim ve annemle kek yapmaya çalışırken üstümüzü başımızı un yaptığımız, kahkahalar attığımız günlerde radyoda çalan o Karadeniz şarkısı gibi güzel. Oruç tutamayacak kadar küçükken fırından aldığım pideden ağzıma attığım parçanın bana verdiği mutluluk gibi güzel. Askerliğe başladığımda söylediğim marşlar, tuttuğum silahlar, yaşadığım başarılar kadar güzel.
"Anne, "demek istedim. "Baksana, mutluyken yaşadığım her şeyi bana geri hatırlatıyor. O değil mi anne mutlu oluşum? Ona bakıyor ve geçmişte beni yere düşüreni değil, yerde güldürenleri hatırlıyorum. Anne o benim elimden tutmuyor, yemin ederim sadece elimi tutmuyor. Çok derinde kalmış o kız çocuğuna el uzatıyor. Babamın kırdığı kaburgamı kaynatıyor, yanağımdaki tokadın izini okşuyor ve yüzümdeki yaşları siliyor. Anne, o çok güzel. "