Karanlığın içinde bile parlayan bir yanımız var.
Gözler bazen korkudan değil, farkındalıktan parlar.
Karanlıktan çıkamasak bile, kendimize bakmayı öğrendiğimizde aydınlık başlar.
“Parlayan gözler” birinin bizi görmesini beklemek değil,
kendi içsel ışığımızla temasa geçmektir.
Psikolojik olarak karanlık dönemler,
farkındalığın en çok güçlendiği anlardır.
Işık dışarıdan değil, içeriden doğar.
Bazen sadece gözler kalır,
çünkü gerisiyle yüzleşmeye henüz hazır değilizdir.
Sorumluluğunu alamadığımız durumların ardından suçluluk,
Kazanç elde ettiğimiz herhangi bir durumun ardından mutluluk,
Yaşamış olduğumuz bir kaybın ardından üzüntü,
Kendimizi engellenmiş hissettiğimiz her durum sonrası öfke yaşarız.
Bu duygularımızı yönetmek ise bizim elimizde...
İster roman ister şarkı sözü yazarı ya da psikoterapist olsun kalbinin sesini yani duyguların dilini dinlemeye yatkın olanların oradan gelen mesajları daha iyi anlayabilecekleri kesindir. Bu iç uyumlulukları onlara bilinçdışının bilgeliğini yani en derin dileklerimizi simgeleyen düş ve hayallerimizin saklı anlamlarını verir.
Duygusal zekâsı yüksek olanlar,
diğerlerinin duygu ve düşüncelerini tehlike olarak görmezler.
Aksine bu durumu ilgi çekici buldukları gibi
yeni bir şeyler öğrenme şansı olarak değerlendirirler.
Varlığı kabul gören duygular üzerinde duruyoruz da niye varlığı kabul edilmeyen duyguları görmezden geliyoruz? Oysa varlığı kabul edilmeyen duyguları tanır ve kabul edersek o duyguları ancak o zaman kontrol edebiliriz. Duygusal Zekâ