Bir geç kalınmışlık hissi bir elde edememe hüsranı. Oysa bir arzu nesnesidir yaşanmı canlı tutan. Arzunun kendisidir. Kendini var eden arzu ve onun sahnesi bizi fantastik kurgusal bir dünyada tutar. Bu bize aittir ve tamamen özneldir. Bu alanda arzu
nesnesi bile yoktur. Sadece arzunun kendisi vardır kendiyle vardır ve başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Hüsran yoktur bu alanda 'kaçırdıklarımız' bu alanın dışındadır ve orada var olmaya devam edecektir. Hayalkırıklıkları ise bu fantastik dünyayı gerçek dünya ile çarpıştırdığımızda ya da gerçekle sınandığında yaşanan durumlardır. Hüsran bizi gerçekle yüzleştirir. Gerçekle sınanırız hergün. Masadan düşen cam bilye gibiyiz aslında.
Her zaman gerçeğe çarparız kırılmayız yok
olmayız ama zedeleniriz. Bir parçayı bırakırız. Şeklimiz bozulur. Artık düz pürüzsüz bir yüzeye sahip değilizdir. Ama bir pürüzlü yüzeydir bizi hayatta tutan. Sürtünmesiz kaygan bir zeminde ayakta kalamayız. Çıkan o kıvılcımdır bizi daha sağlam ve güçlü kılan aynı zamanda da mutlu eden. "Hüsranı katlanılır kılan düşüncedir ve düşünceyi mümkün kılan da hüsrandır." Sıradan yıkıcı hayal kırıklıkları, bastırıldıklarında intikam almak için geri dönerler. Yaşamış olabileceğimiz hayatları düşününce, kaçırdığımıza şükrettiğimiz pek çok hayatın yanı sıra, bundan o kadar da emin olmadığımız bir dolu hayat, kendimizin bir dolu versiyonu vardır. Benliğimiz bir birlik olmaktan çok bir topluluktur ve biz herbir benliğimizi bir yerden ödünç almayız. İçimizde yetiştiririz bir sürü beni ve bu doğumla başlayıp ölüme kadar devam eden edecek olan bir süreçtir. Bu benler arasındaki mesafe bizim acı kaynağımızdır. İdeal ben ile olan gerçek benler arasındaki mesafe acı sebebimizdir. Bu mesafeyi kısa tutmak kaçırdıklarımızı azaltır ve biz ötekinden yonttuğumuz ben algımızla yaşarız.