Her yandan seslerin yükseldiğini duyuyorum: Yaşasın emek ve endüstri! Herkese yeteneğine, her yeteneğe yaptığı işe göre diyorlar. Ve insanoğlunun dörtte üçünün yine soyulduğunu görüyorum: Sanki bir kısım insanın emeği, diğerlerinin emeği için musibet oluyor.
Ellerimin yüzüne kazındın . Bir caminin duvarındaki küfi satırlar gibi. Sandalyenin ahşabına kazındın. Koltuğun koluna ve ne zaman uzaklaşmaya çalışsan bir dakika ellerimin içinde görürüm seni .( Nizar Kabbani)
Günün birinde kendi kendime, toplumda neden bunca acı ve sefalet var diye sordum. İnsan ebediyen mutsuz olmaya mahkum mu? Reform girişimcilerinin kurnaz açıklamalarıyla yetinmedim; kimi gene sefaletten hükümetin gevşekliğini ve beceriksizliğini, kimi genel yozlaşmayı ve cahilliği sorumlu tutuyordu. Mahkemelerde ve basında sürüp giden sonu gelmez kavgalardan bıkıp meselenin derinine bizzat inmek istedim. İlim erbabına danıştım, felsefe, hukuk, siyasal iktisat ve tarihle ilgili yüz cilt kitap okudum: Bunca okumanın gerekmediği bir çağda yaşamış olmayı diledim! (...) Fakat söylemem gerekiyor ki, daha en başından, adalet, eşitlik, özgürlük gibi sıradan, ama kutsal kelimelerin manasını hiçbir zaman anlamamış olduğumuzu fark ettim. Tek tek bu kavramların her birine dair fikirlerimiz son derece bulanıktı. Ve aslında bu cehalet, hem bizi yiyip bitiren sefaletin ve hem de insan türünün üstüne çökmüş bütün felaketlerin tek sebebiydi.
Jean-Jacques şöyle haykırıyor: "Zenginler istedikleri kadar, 'Bu duvarı ben inşa ettim, bu araziyi emeğimle kazandım,' desinler. Onlara, 'Size bu vazifeyi kim verdi?' diye karşılık verebiliriz ve 'Üzerinize vazife olmayan bir iş için hangi hakla bizden ödeme talep ediyorsunuz?' diye sorabiliriz."