Daha sonra, 18.yüzyılda modern anlamıyla ulus kavramının ortaya çıkması ve bunun da büyük bir topluluk veya daha doğrusu cemaatin ülke çapında genişlemiş hali olarak görülmesi ile, otorite ve genel irade kavramları ortaçağ mirasının üzerinde yükselerek, çağdaş parlamenter demokrasinin temellerini atacaktır. Osmanlıda ise, cemaatlerin kendi otorite ve iradelerinin olabileceği kavramına, devletin her alanı kapsayan ağır despotizmi yüzünden ulaşılamamış olması, "genel irade" veya "egemenliğin ulusa ait olması" gibi kavramların ithaline rağmen, bizim "demokrasimiz" cici olmaktan bir türlü kurtulamamıştır, çünkü devletin despotizmin sınırlayacak, dengeleyecek ve nihayet de etkisiz bırakacak özerk yerellikler, incelediğimiz Doğu-Batı farklılıklarından ötürü oluşamamıştır. Bunun yanı sıra, Osmanlı toplumunda ve hatta bunca yıllık Cumhuriyet deneyinde ulaşılamayan bir kırılma noktasının yansıması da, Batı örgütlerinin (universitas) kendi iç yasama haklarının tamamen kendi varlıklarına dayandırılmasına karşılık, Doğu'da devletin otoritesine yaslanmayan hiçbir yasamanın meşruiyet kazanamamasıdır (spor federasyonlarının bile devlet kuruluşları olduklarını hatırlayınız).