Deniz kıyısında o sonsuzluğa açılan kapının ardında bekle beni.
Gün batımında güneş gözlerini yumarken, dokunacağım dudaklarına.
Gecenin pembe kanatları açılırken,
Issız odamızda sıcak bir kahve gibi bekle beni.
Okuduğumuz kitap kahramanları gibi bulut olup yağacağım rüyalarına.
Güz yağmurları düşerken pencerenin kenarına,
Korkma uçurumun kıyısında bekle beni.
Lodosa tutunup bir esinti gibi varacağım yanına.
Aşk mevsimi başladığında, sokakta bir kedi gibi bekle beni.
Köşeden biraz bakıp,
Özlemle çekeceğim güzel kokulu nefesini geleceğimizin yarınlarına.
Her gün geçerim o parmaklıkların önünden 08.15-08.17 arası
Herkes de bir telaş bir umursamazlık havası
Top koşturur minik bacakları ve ben geçerken bırakır oyun ablası
Zaman yavaşlarken elleri değer parmaklarıma sadece birkaç saniye ömür arası
O kömür gözlerde yaşanmamışlık acısı, tüm gün kalır sancısı.
Gece hep ikinci kattaki odanın açık ışıkları
Ve ben bakarken utanırım, geçmişe dalmayı gece yarısı.
Bir mutsuzluk anıtı gibi yükselir bahçedeki kalın gövdeli çınar ağacı
Altında ne zaman baksam gözü yaşlı elleri kirli bir çocuk kafası
İnsan insanlığından utanır görmese bu savaşı
Sehven de olsa gülümsüyor yetimhane duvarlarının rutubetli boyası.
2020 yılında yayılan salgın bir hastalığın Avrupa da aldığı canlar yetmemiş gibi ekonomiler tam kendini düzeltecekken 2040 yılında büyük bir İstanbul depremi yaşanmış ve üstünden 25 yıl geçmeden 2065 de Amerika kıtasının altında yatan canavar uyanmıştı. Yellowstone’da meydana gelen bu dehşet verici olay kısmen de olsa kıtayı yaşanmaz hale getirmişti. Ama olaylar zinciri bununla da son bulmamıştı. Atmosfere yayılan toz bulutları güneşin ışıklarını kesmiş bu da 1 yıl boyunca kıtlığa sebep olmuştu. Nüfusun ikinci yok oluşu ise Afrika ve Asya kıtasında devam etmiş ve nüfusunun dörtte üçünü kaybetmişti. Avrupa ve Avusturya gibi kıtalarda da insanlar azınlıkta kalmıştı. Bilim insanlarının çabaları sayesinde atmosferin temizlenmesi altı ay içinde yeni sorunlar doğurmaya başlamıştı. Yer yer buzul çağının görüldüğü tüm devletler şimdi de yavaş yavaş ısınarak sularla boğuşmaya; bu da yetmezmiş gibi kutup bölgesindeki buzullar erimeye ve dünya sulara gömülmeye başlamıştı. Eko sistemin bozulması deniz suyuna karışan tatlı suyun okyanus ve deniz sularındaki tuzu azalmasına rüzgârlar ve fırtınaları geri getirmesine sebep olmuştu. 2070 yılında eko sistemin düzene girmesinin ardından dünyanın tozu da çıkmıştı ama soluduğumuz hava kirlenmişti. Şimdi de bilim insanlarının sayesinde her yer Venedik olmuştu. Yüzen şehirler gün yüzüne çıkmış teknoloji bakımından da gelişmiş bu şehirler daha güvenilir bir hal almıştı. Denizlerin altında kalan tüm teknoloji, kitaplar ve hayatlar ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın sadece canının peşinde olan insanlar yüzünden orada kalmıştı. Suçlayacak kimse yoktu, ben, ailem ve etrafımdaki herkes böyle yapmıştı. Yaşamak için bunu yapmak zorundaydık ve şanslıydık. Şimdi tamda eskiden egede bulunan nezih ve bir o kadar hızlı yaşayan insanlar topluluğunun bir
Beraber seni görmeye Şapelin kapısına geçtik. Nasılda kırışmış ellerin, ne kadar yakışmış yaşlılık sana yüzün daha bir güzel olmuş. Yanımızdan öylece çekip gittin. Raif ‘‘Gel.’’ dedi.
Ayaklarım Raif’e ruhum sana uydu. Ama bunu bir ben bir de beni yaratan bildi. Garip bir meyhaneye girdik, hala çıplak kadın resimlerinin olduğu gürültülü bir yer. Balıkçı ağlarıyla tavanına dekorasyon yapmaya çalışmışlar. ‘‘Çirkin’’ ‘‘Efendim.’’ ‘’Çirkin, becerememişler.’’
Tavanı göstererek. ‘‘Boş ver. Mezeleri güzel. Anlat bakalım neler yapıyorsun?’’ Raif iyi çocuk ama zevkleri berbat. Yoksa o Saduman karısıyla evlenir miydi? Bir gülümseme geliyor dudaklarıma yüzüm öyle unutmuş ki gülmeyi geriliyorum. Mezeler, rakı ve sıcak ekmek geliyor masamıza, dışarıya dalıyor gözlerim martıların yokluğuna çıkardığı yakarışlara dalıyorum. Şu Raif olmasa ağlayacağım.