Kimi zaman insan gizemli bir şekilde kendini ait hissettiği bir yere rastlar. İşte burası aradığı evdir, daha önce hiç görmediği manzaraların bulunduğu bu yere yerleşir, hiç tanımadığı insanların arasında sanki doğduğundan beri onlarla can ciğermiş gibi yaşamaya başlar. Nihayet burada huzur bulur.
Kimi insanlar yaşamaları gereken yerde doğmuyorlarmış gibi geliyor bana. Tesadüf eseri belli bir ortama düşüyorlar, ama hep bilmedikleri bir evin özlemini çekiyorlar. Doğdukları yere yabancılar ve çocukluklarından beri bildikleri yapraklarla kaplı yollar ya da oyunlar oynadıkları kalabalık sokaklar bir geçiş yeri olarak kalıyor onlar için. Bütün hayatlarını akrabaları arasında yabancı olarak geçirebilirler ve öteden beri bildikleri manzaralara bir türlü ısınamazlar. Belki de yabancılık duygusu insanları bağlanabilecekleri kalıcı bir şey aramak için dere tepe dümdüz yollara düşürüyor.
Her birimiz bu dünyada tek başımızayız. Pirinç bir kuleye kapatılmışız ve akranlarımızla ancak işaretler kullanarak anlaşabiliyoruz, halbuki işaretler ortak değerler taşımıyor ve bu yüzden de anlamları belirsiz ve bulanık. Yüreğimizdeki hazineleri ötekilere aktarmak için acınası bir arayış içindeyiz, ama onlar bu hazineyi alacak güce sahip değil; o yüzden de yalnızlaşıyoruz, yan yanayız ama birlikte değiliz, akranlarımızı tanıyamıyoruz ve onlar tarafından tanınamıyoruz. Söyleyeceği türlü türlü güzel ve derin şeyler olmasına rağmen, yaşadığı ülkenin dilini çok az bildiği için konuşma kılavuzunun sıradanlıklarına mahkûm olan insanlar gibiyiz.