Öyle bir çağda yaşıyorduk ki aramızda tenlerimizden daha kalın duvarlar vardı. Kendi içimizde bizden öte bir biz olduğunu bilirdik; ama bir başkasının teninden ötesine donunabileceğimize inanamazdık. Yürürken birbirimize çarpardık, ama konuşmazdık. Her sabah aynı durakta bekleyip aynı otobüse binerdik, ama hangimizin nereye gittiğini bilmezdik. Her biri kendi içinde yaşadığı halde hepsi aynı çoban tarafından güdülen, kalabalık bir koyun sürüsü gibiydik.
Gülümsedi hepsi, ama hiçbirinin kalbine dokunamadım...Yanlış anlamayın, beni ittiler demiyorum, ama yaşadığımız dünya aramıza öyle engeller koymuştu ki, bir türlü aynı düzlemde buluşup konuşamadık hiçbiriyle.
Hayat, bazen bir gökkuşağı gibi, sunuyor süsü verdiği güzel hediyelerini boylu boyunca önümüze serdikten sonra, onları her adımınızda dokunulmaz bir mesafeye çekip götürmekten adeta zevk alıyor. Ne olduğunu bilmediğiniz, fakat varlığını iliklerinizde duyduğunuz isimsiz bir güzelliği, bulduğunuz yerde kaybettiğinizi hissediyorsunuz sürekli.