Kış mevsimini pek sevmem; soğuğuna, kasvetine, ya da günlerin erkenden kararmasına hiçbir zaman alışamadım. Yine de kışa ait bazı şeyler vardır ki. Sanki yalnızca bu mevsimde anlam kazanırlar ve ben onlardan başka hiçbir zaman aynı keyfi alamam. Sahlebin sıcaklığı, fırından yeni çıkmış kurabiyelerin kokusu, tavşanlı yorganımın ağırlığı, pötikareli battaniyelerim ve elimden düşmeyen kupalar... Belki de kupalara güttüğüm bu mevsim kısıtlaması ve sahipleniş yazın yalnızca soğuk içecek tüketmemden doğan bir karşıtlık ihtiyacıdır; bilmiyorum. Bildiğim tek şey, kılı değil ama kışın bana sunduğu o küçük, güvenli alanları romantize ettiğim.
Benim mevsimim bahardır. Ne yazın kavurucu sıcaklarında ne de kışın dondurucu soğuklarında dayanabilirim. Yağmuru severim; serin, hafif ve dengeli havayı... Ne çok sıcak ne çok soğuk olan, tıpkı kendim gibi arada kalmış zamanları. Bu yüzden en sevdiğim ay mayıstır; doğduğum ay olmasının bunda payı olduğunu inkâr edemem. Mayıstan sonra ekimi onun ardından da kasımın ilk günlerini severim. Bu zamanlar bana yalnızca huzur değil, aynı zamanda yaşadığımı hissettiren bir aidiyet duygusu da verir.
Bugün günlerden Çarşamba aralığın son günü hatta yılın son günündeyiz... 31 Aralık 2025. Takvimlerin değiştiği, insanların kendilerine durup bir dilek hakkı tanıdığı o eşik. Hayatımda değer verdiğim iki gün vardır: biri doğduğum gün, diğeri yılbaşı. İkisinde de dilek dilenir sonuçta, insanlar bir umut ışığı oluşturur kendine. Belki de bu yüzden bu günleri bu kadar ciddiye alıyorum. Sanırım ben umudu somut olarak görmeyi seviyorum. Bir tarih, bir kupa, bir battaniye, bir dilek... Kendime sakladığım küçük işaretlerle umut etmeyi bellemişim. Ve bütün bunları düşünürken farkediyorum: belki de hiçbir şeyi tam olarak bilmiyorum. Ama bilmemek beni rahatsız