Çalmayı sevdiğim bir kapı vardı fakat her zaman açılmazdı.
Yine de o kapıyı çalmayı çocuksu bir heyecanla beklerdim.
Belki açar ve günüme katacağı şeyleri ondan alabilirdim.
Sanki o kapısını açtığında güzel bir gün batımı ışığı yüzüme vurmaya başlardı ve bütün karanlığıma bir huzur ışığı yayılırdı.
Işığın arasından gördüğüm sureti sanki özenle yapılmış bir biblo gibiydi.
Her gördüğümde gözüme çarpan güzelliği günbegün artıyor beni şehvetinin derinliklerine çekiyordu.
Dudakları adeta bana özel yapılmış bir enstrüman gibiydi. Konuştukça dökülen kelimeler ve sesi sadece benim duyabileceğim güzellikte bir sedaydı.
Bu melodi sanki bütün duyularımı teker teker uyandırıyor bütün bedenimi ürpertiyordu.
İçimde özlediğim o kıpırtı ve cıvıltıyı bana aktarıyordu.
Güzelliğinin kapı kapanınca biteceğini biliyordum.
Biliyordum fakat...
Bir an için dahi olsa hissettirdiği bu güzelliklerden vazgeçmeye değer miydi?
Artık aklımı kendimin bile ulaşamayacağı kadar karmaşık gayelere bürümüştüm.
Çözemeyeceğim kadar bulanık sorular, düşünceler...
Yine de sonuna varamadığım, içinden çıkamadığım en güzel şeysin.
Sana bakarken ve seni düşlerken düşündüğüm bu düşünceler, kafamın içinde dolaşıp birbirlerine çarpışırlarken anın güzelliğini bile çıkartamadığım oluyordu.
Cevap verip konuşamadığım, çokça kez saçmaladığım, kendimi ifade edemediğim ve sustuğum.
Ne olursa olsun gerçekliğim bir şekilde ortaya çıkıyordu.
Ağlasam bile huzuru hissedebiliyordum.
Sen bir istekten fazlasısın.
Sana ihtiyaç duyuyorum.
Ansızın açılacak kapına, dökülecek kelimelerine.
Sana muhtaç değilim fakat hissettirdiklerine ihtiyacım var.
Bunu biliyorum ama bilmek istemiyorum.
Gidiyorum ama ayakkabılarımın bıraktığı izler beni hep buraya iteliyor.
Gidemiyorum sadece bahane üretiyorum.
Karanlık karşısında benimde bunları