Yeryüzünde hiç kimsesi olmayan Şeref, bir gün Pusat'a kısa bir yazı göndererek intihar etti. Yolladığı kâğıtta:
Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum!» yazılıydı
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Aslında çok başarılı insanlar, genelde rüzgârın zıddına yüzmemişlerdir. Nisan ayında bazen kar yağar ama bu kar tutmaz. Her filozof, çağının çocuğudur. Zahiren çağına en zıt görünen filozoflar da dahi bu olgu görülür. Kapitalizmin baş düşmanı Marks, rüzgârın ne kadar zıddına yüzüyor görünse de kapitalizmin oluşturduğu Aydınlanma Felsefesi’nin ilkeleri ile düşünürdü. Onlar gibi progresif(ilerlemeci) bir tarih anlayışına inanırdı. Aydınlanmacı iyimserlik diye bilinen tavra, tamamı ile sahipti. Bu yüzden komünizm hayalini, “ilerleme”nin son mertebesi olarak oldukça “iyimser” bir tasvirle ele almıştı. Marks gibi aykırı görünen bir filozof dahi böyleyken... Ya diğerlerini ele alsak? Örneğin, yükselen iktisadi kuramlann güçlenen burjuvazi ile bağıntısını düşünsek? Ya da “Voltaire Hristiyanlığa saldırırken halkı mı değiştiriyordu, yoksa halkın
bir kesiminin sözcüsü konumunda mıydı?” sorusunu sorsak? Çok
az toplumsal önderin, topluma gerçekten önderlik ettiğini söylemek zor değildir. Onların çoğu, gerçekte toplumu değiştirmezler.
Toplumun taleplerini dile getirmekte megafonları olurlar, hedeflerine ulaşmalarında bindikleri atlar, ellerinde taşıdıkları bayraklar
olurlar.
Armstrong şöyle diyor: “Fethedilen yerlerde, halk üzerine asla
İslam inancı empoze edilmedi ya da zorlama yapılmadı.”
Armstrong, başka bir yerde şunları kaydediyor: “Batı’da, Muhammed’i, genellikle gönülsüz bir dünyada,İslam inancını zorla yaymak için kıhcını çeken bir savaş lideri olarak görme eğilimindeyiz.
Oysa gerçek, bundan çok uzaktır."