Yüzlerinde, ellerinde mor dövmeler vardı, çoğu kadının alt dudağı mosmordu. Peygamberin kızı Fatima'yı bir kölenin ısırdığına, bu kutsal insanın alt dudağını yaraladığına inanıyorlardı, bu yüzden hepsi alt dudaklarını dövmeyle morartmıştı.
Çarşıda, okulda, kadim Süryani, Müslüman, Yahudi, Mecusi, Zerdüşti, herkesin ahbaplık ettiği, birbirinin kutsal günlerini kutladığı şölen günleri... Ama şimdi iyice içine kapanmış, sertleşmiş öfkeli bir İslam'ın gölgesi altında kararan bir şehir.
Daha önce okuduklarım, artık bu devirde, şehirde içki bulmanın çok zor olduğunu anlatıyor bana. Otelde içki yok, lokantalarda da. Oysa mahlepli Süryani şaraplarıyla ünlü bir yerdi buralar; dizlerini bir sağa bir sola çevirerek yere doğru yavaş yavaş, müziğin ritmine uyarak çöküp sonra aynı şekilde yukarı kalkarken, hüner sahiplerinin göğe dönmüş alınlarının üstündeki dolu rakı bardağından bir damla bile dökmemekle övündükleri Reyhani danslarının memleketiydi.
Artuklu sultanlarının yaptırdığı Kasımiye Medresesinden ayrılırken beni hüzünlendiren şeyin ne olduğunu buluyorum: Yalnızlık duygusu. Bu şehirde yalnızım ben; ailem yok, hayatta kalanlar Ankara'ya, İzmir'e taşınmış, onlarla da bir ilişkim kalmamış, aile bağlarımı tamamen koparmışım; dedem, babam, annem mezarlıkta. Bu şehir benim şehrim değil artık.