Pek çok genç gibi, okuldan çıkar çıkmaz kitapları bir köşeye atmak yerine, bilgimi artırmaya çalışırdım. Az çok, her konuda fikir sahibi olmuştum. Arkadaşlarım gibi dinî ilimlerden yüz çevirmeyip, zahirî ve batını konularda bilgi sahibi oldum. İşte bu bilgi yığınının altında birgün kalbimin durumunu incelediğim zaman, acayip bir karmaşa içinde olduğunu hayretle gördüm.
Küfür ile iman, inkâr ile ikrar, tasdik ile şüphe arasında bir durumdaydım. Kalbimle inkâr ettiğimi aklımla, aklımla inkâr et-tiğimi kalbimle kabul ediyordum.
Kısacası, şüphe denilen ejdarha tüm bedenimi sarmıştı. Bir fikri ne kadar sağlam temeller üzerine kurarsam kurayım, şüphe ejderhası bir dokunuşta onu yerle bir ediyordu. Bari tam bir in-kârla sabit bir noktada kalabilseydim. Ama ne gezer, inkâr başka şey, şüphe başka şey. Şüphe ejderhası doğru olan her fikrin düş-manıydı, ikrar olsun, inkâr olsun, kesin olan hiçbir şeyi kabul et-miyordu. Hayattaki sahneleri fikrin dış âleme bir yansıması ola- rak kabul edersek, ne müthiş bir azapta, ne dayanılmaz bir ateş-te kaldığım anlaşılır.
Herkes için normal olan şeyler bana başka türlü görünüyor-du. Bu yüzden aşkta da, parada da şanssızdım. İnsanlardan kaçan biri olmuştum.