1000Kitap Logosu
Resim
Filibeli Ahmed Hilmi

Filibeli Ahmed Hilmi

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
8.6
3.937 Kişi
13bin
Okunma
531
Beğeni
16,5bin
Gösterim
Tam adı
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi
Unvan
Felsefeci ve yazar
Doğum
Filibe, Bulgaristan, 1865
Ölüm
İstanbul, 1914
Yaşamı
Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865'de Filibe'de doğdu, 1914'de İstanbul'da öldü. İlköğrenimini Filibe'de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü'nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Galatasaray Mektebi'ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi'nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut'a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır'a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti'ne girmiş; bir de "Çaylak" adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901'de İstanbul'a dönse de bir jurnal üzerine Fizan'a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a dönerek Darülfünun'da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908'de "İttihâd-ı İslâm" adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910'da haftalık "Hikmet" gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahese, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı. Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri'nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı'dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı'da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi'de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır. Ahmet Hilmi'nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı'nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam'ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır. Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet'te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam'ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı'daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını “Allah'ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler” adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir. Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil "hikmet"e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri'nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I - Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner'den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren “Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm” adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner'in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı'da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer. Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye'de "bilim felsefesinin öncüsü" durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri'nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux'un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular. Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir. O kendi felsefi mesleğini "Vahdet-i Vücûd" (A'mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun'da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir. Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı'ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam'ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.
198 syf.
·
4 günde
~100° | A'mâk-ı Hayal
Merhaba. Kitaptan bahsetmeye başladığım üçüncü paragraftan itibaren okumaya başlayabilirsin. İlk iki paragraf sadece beni tanıyan ya da tanımak isteyenleri ilgilendiren birtakım bilgiler ihtiva etmektedir. Küçükken özellikle inanç sistemleri konusunda büyük bir karmaşa içerisindeydim. Benim için devler, periler, cadılar, iblisler, vampirler, kurtadamlar, hayaletler, mitolojik kahramanlar... gerçekti. Zeus da, ölen ünlülerin hayaletleri de, tımarhaneden gelen intikamcı ruhlar da, ben yatayım da beni yatağımın altındaki karanlığa çeksin diye bekleyen ruhlar da gerçekti. Her varlığın canı olduğuna inanırdım. Oyuncak askerim de canlıydı. Hayalî arkadaşlarım olmadı. Yani ben onlarla konuşsam da onların bir karşılık verdiğini hatırlamıyorum. Ancak benimle aynı dili konuşamasalar bile canlı olduklarına olan güvenim tamdı. Tabii ki zamanla fikirlerim olgunlaştı ve hayatım bilim olmaya başladı. Yine de insan inanmasa bile manevi doygunluğunu en azından belirli bir seviyede tutmak istiyor. Ne fazlası ne azı! Tıpkı dokulardaki bölgesel kan akımı kontrolü gibi. Bir dokuya yeterli oksijen ve besin ulaşamıyorsa ve buna bağlı olarak o dokuda karbondioksit ve hidrojen iyonu aşırı birikiyorsa kan damarları genişler ve o dokuya kan akımı artar. Yani hücrelerin oksijen ve besin doygunluğunun normal değerinden bir tık düşmesi kan akımını artırdı ve tekrar normal değere ulaşıldı. Manevi doygunluğum için de aynısı geçerli. Düştüğünde bunu hissederim, küçük Kaan'ın talimatlarına uyarak masallar, fantastik romanlar... okumaya başlarım. Kan akımının yerini kitap akımı aldı. Kötü mü oldu? Bu sefer de edebiyatımızın ilk felsefi ve gerçeküstü romanını okumuş oldum. Kötü mü ettim? Kitabı ilk defa okuyacakların büyük ihtimalle ilgilenmeyeceği ama beni tanıyan ya da tanımak isteyenlerin ilgilenebileceği bu bilgilerden sonra kitaba geçebilirim.
Filibeli Ahmed Hilmi
muhteşem bir iş çıkarmış! Ana karakterimizin adı Raci. Kendisi bir gün mezarlıkta dolaşırken bir ağacın bitişiğinde kurulmuş bir kulübedeki tuhaf ve yaşlı bir dedeyle karşılaşıyor. Bu dedeye Aynalı Dede deniyor. Neden öyle dendiğini sen öğrenirsin. Aynalı Dede'nin vasıtasıyla manevi yolculuklara çıkmaya başlıyor ve aslında sen de ona eşlik ediyorsun. Çünkü okuma sürecin boyunca zihinsel aktiviten epey bir aktif kalacak. Raci bu manevi yolculuklarında Batı ve Doğu felsefesinin, özellikle Hinduizm ve Budizm ve hatta Budizm'in Tibet'teki özelleşmiş bir formu olan Lamaizm'in yüzyıllar boyu cevaplar aradığı sorulara cevaplar arıyor. Varlık nedir? Yokluk nedir? Varlık ve yokluk aynı mıdır? Bu da yetmiyor. Oradan oraya savruluyorsun. Bir ara Olimpos Dağı'ndasın, bir ara Kaf Dağı'nda. Arada ejderhalar, su perileri, Simurg gibi mitolojik yaratıklarla karşılaşıyorsun. Zerdüşt, Buda, Hızır, Hürmüz, Ehrimen... burada yok yok gibi! Kervansaraylara katılıp yıllar süren yolculuklara katılıyorsun. Hayat suyunu arıyorsun. Acaba bulabilecek misin? Bir ara peygamberlerin toplantısında bile bulunuyorsun. Aniden Platon'u arayan Sokrates ile selamlaşabiliyorsun. Manevi doygunluğuma dair açıklamam daha iyi anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Yazar soruyor, ''Varlık nedir? Yokluk nedir? Aynı yerde bulunabilir mi?'' Ben hemen zihnimde Aziz Augustinus'u canlandırıyorum. O ortaya çıkıyor ve, ''Var olmak için gerçek olmak gerekir, Tanrı tek gerçek ve tek varlıktır ve aslında gerçeğin ve varlığın ta kendisidir. O insanı yarattığı için insan vardır ama insan gerçek olmadığı için bir yandan da yoktur diyebiliriz.'' diyor yazara. Yazar soruyor, ''Hayat nedir? Ölüm nedir? Bu kavramları kavramak neden bu kadar zor?'' Ben hemen zihnimde Rainer Maria Rilke'yı canlandırıyorum. O ortaya çıkıyor ve, ''İnsan enginliğe ulaşamaz ama sadece ulaşmaya çabalayabilir. Bu yüzden hiçbir zaman hayat ve ölüm kavramlarını tam anlamıyla kavrayamayacaksın. Huzursuz bir yolda yürüyorsun ve varoluşsal kavramların arasında sıkışıp kalmışsın. İnsan olmak bunu gerektirir.'' diyor yazara. - Raci (R) ve Lama Ukaçi (U) âb-ı hayattan içmek ve sonsuza kadar yaşamak hakkında konuşuyorlar: U: Âb-ı Hayatı aramaya gitmek mi istiyorsun? R: Evet. U: Çok şey! Dünyada belasını arayan adam da varmış. R: Âb-ı hayat... U: Tasavvuru mümkün olan belaların en büyüğü, akıl edebileceğimiz azapların en müthişi. R: Ebediyen yaşamak ha! U: Şüphe yok. Bu âlemin bütün zevki yokluk ümidiyle vardır. R: Olmaz şey. U: Hakikat bu. Hayatın zevki ölüm sayesindedir. Eğer ölüm olmasa, hayatın hiçbir kıymeti olmazdı. R: Ben bu hakikati kabul edemeyeceğim. U: Buda yokluktan niçin varlık âlemine geldi, bilir misin? R: Hayır. U: Yokluk zevkini anlamak için. R: Bana kalırsa Buda yoklukta hiçbir zevk olmadığı için, zevk almak üzere varlığa geldi. U: Bu da doğru. Lakin bu zevk sabit değildir ve geçicidir. R: Şüphesiz. Ama sabit olmayışı, ölüm sebebiyledir. Bir kere ölüm kalksa, zevk de sabit ve daim olur. U: Çok yanlış... Pek çok. Bilakis o vakit zevk dayanılmaz bir azap olur. R: Neden? U: Zira sebat ve devam yokluğa mahsustur. R: Lakin yokluk nedir? U: Senin anlayacağın... Varlığın gerçeği. - Anlayacağın felsefe var, mitolojiler tarihi var, dinler tarihi var. İşte beni epey bir heyecanlandıran bir kitap oldu. Hem Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Türk Edebiyatı Klasikleri Dizisi'nden okuduğum 18. kitap hem de bu yıl okuduğum 100. kitap oldu. Daha çok kitap okumayı hedefliyordum ama pek çok faktör beni bu konuda engelledi. Yine bile gayet iyi olduğunu düşünüyorum. Her neyse! Garip incelememi okuduğun için teşekkür ederim. Kesinlikle kitaplığında bulundurman gereken bir kitap diye düşünüyorum. Keyifli okumalar!
A’mâk-ı Hayal
8.6/10 · 12,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
194 syf.
Sonsuz Hayaller
Ve Bir Rüya aleminin daha sonuna geldik. " Türk edebiyatının ilk felsefi ve gerçeküstü romanı kabul edilen A'mâk - ı Hayal ,
Filibeli Ahmed Hilmi
'nin felsefi ve tasavvufi görüşlerini içermektedir . Romanın kahramani Raci , içindeki şüphe ejderhasını susturmak ve mutlak hakikate ulaşmak için mezarlıkta karşılaştığı Aynalı Baba'nın yardımıyla manevi seyahatlere çıkar , Raci bu seyahatlerinde hedefine ulaşmak için Buda'yla Hiçlik Zirvesi'ne , Yunan tanrılarının bulunduğu Olimpos Dağı'na , Hürmüz ile Ehrimen'in savaş meydanına , Simurg'un sırtında Merih gezegenine , Kaf Dağı'na ve daha birçok yere gider . Raci hakikatin peşinde nice âlemde , boyut ve mekânda dolaşırken biz okurlara Ahmet Hilmi'nin Doğu ve Batı felsefesi , tasavvuf , mitoloji , dinler tarihi üzerine kurduğu bu gerçeküstü romanı izlemek düşüyor -şaşkınlıkla , merakla ve zevkle ..." der kitabın arka kapağında. Kitabı okurken kah
İlahi Komedya
'yı kah
Shadow and Bone
' u okuyormuş gibi hissettim başı rüya gibiydi taki sonundaki bir kaç hikayeye kadar. Son on-onbeş sayfada bir kopukluk hissettim. Sanırım rüyadan uyanmak bunu gerektirir. Türkiye iş Bankası kültür yayınlarına ve çevirmenimiz
Mehmet Kanar
'a çok teşekkür ederim. Keyifli okumalar dilerim.
A’mâk-ı Hayal
8.6/10 · 12,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
145 syf.
·
5 günde
·
10/10 puan
Bu kervan nereye gidiyor?
Bazı kitapların insanlar gibi "Ruh'ları" vardır. Kalbimize "Ruh'u"yla dokunan kitaplardan birini bitirdim az önce. Her satırından "Hayat Dersi" yağıyor, gökten nimet yağmuru yağar gibi. Raci diye bir genç ve Aynalı Baba diye bir evliyanın tanışmasıyla insanın yaratılışının derinliklerine varan bir yolculuğa çıkıyorsunuz kitaba başlarken. Rüyalar alemine dalıyor kahramanımız ama, her rüyayla aydınlanmış olarak geri dönüyor. Her rüya masal niteliğinde.(Tabi bana göre. Kitapta böyle bir iddia yok) Her "masal" hayat dersi veriyor. "İnsan dugularının rekabeti ve dengesi." "Hayırla Şer'in bir biri üzerindeki hükmü." "İlahi aşk'a varmanın manevi zenginliği." "Yaratılışımızın ve varlık alemi'nin anlamı." "Nirvanaya ulaşmak için ödenen bedeller." "Ruhun gidası ve nefsin aldanışı." "Bu kervan nereye gidiyor?" En sevdiğim alıntı. Ne kadar yerinde bir soru. Aslında cevabı çok basit ama mânâsı derin bir soru. Her insan hayatı boyunca bir kere bu soruyu kendine sormalı. "Benim kervanım nereye gidiyor?" Başlık olarak yazdıklarım kitabın değil, benim okuduklarıma çıkardığım sonuç odaklı düşüncelerim. Bunu belirtmeden edemeyeceğim. Ve her zaman söylediğim bir gerçek var. Kitapta yer yer ele alınan bir konu da "delilik". Delilik "maskesi" altında nice evliyalar yatıyor. Pir makamına yükselmişler, ermişler, ama insanoğlu çıkarcı ya, kabullenemediklerini dışlamakla meşgul. Anlayamadığımıza "deli" diyoruz. Bazıları da kendini çevrenin, toplumun zararlarından korumak için "Delilik kaftanı" giymiş üzerine. Keşke sizin kadar Ruh-i derin olabilsek. Sarstı beni kitap. İyi anlamda tokat gibi geldi. Bana birisi sorarsa; "Ölmeden önce mutlaka okunmalı kitap hangisi?" diye.
A’mak-ı Hayal
derim, hiç düşünmeden. Keyifli okumalar...
A’mak-ı Hayal
8.6/10 · 12,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.