Tehlikeli Oyunlar (Bütün Eserleri 2)Oğuz Atay

·
Okunma
·
Beğeni
·
31.891
Gösterim
Adı:
Tehlikeli Oyunlar
Alt başlık:
Bütün Eserleri 2
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
479
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754702095
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi ilgilenme" yolunu seçiyor. Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini önemli bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman.
(Tanıtım Bülteninden)
Oğuz Atay okumak, öylesine kolay bir iş değilmiş… Bunu bir defa daha anladım, zira bundan yıllar yıllar önce “Korkuyu Beklerken” kitabını okumaya yeltendiğimi de hatırlarım; kitaba tekrardan başlarım ve anlayamazsam sinirden deliye dönerim diye kendime yediremediğimden ve korkumdan “Korkuyu Beklemeden” bir arkadaşıma hediye etmiştim.

İşin aslı sinir olmaya, kendine kızmaya, neden ben anlamıyorum demeye hiçte lüzum yoktur. Çünkü Oğuz Atay’ı anlamak bir yaşanmışlık, bir görmüş geçirmişlik, bir sevgili geçmişi, bir dost kazığı, bir aile iç çatışması hülasa bir hayat tecrübesi gerektirir. Bu sebeple her kitabın bir zamanı olduğunu düşünürüm. Şayet çok kitap okuyorsak biliriz ki, sabretmek kitap okumanın en büyük getirisidir. Kitap okuyan insanlar sabırlıdır, anlayışlıdır… Ve her kitabın sonunda sabır taşımızın az biraz daha büyüdüğünü fark etmeyenimiz yoktur; Anlamıyorsan, küsme! Unutma ki vakti henüz gelmemiştir.

Tehlikeli Oyunları oldukça uzun bir zaman dilimine yayarak okumamın sebebi Oğuz Atay’ın fikirlerinin, düşüncelerinin ve hayatı sorgulamasının bendeki hazmının kolay olmamasındandı. Her bir lokmada en hafif tabiri ile kontrpiyede kalıyordum desem yeridir. Sürekli bir ters köşeler, oyunlar, şakalar derken bir de baktım ki gerçek hayattan kendimi soyutlayıp Oğuz Atay’ın kurguladığı dünyada soluk alıp veriyorum. Ah ne oldurdu sanki o dünyada yaşasaydık da Oğuz Atay’ın o edebi havasını ciğerlerimizde solusaydık ya da kullandığı kelimelerin gücüne yaslanarak hayata karşı daha dik durabilseydik…

Maskeler. Zannediyorum ki; bir insanın salt benliği ile gündelik hayatını idame ettirmesi insanlarla dolu bir dünyada pekte olanağı olmayan bir varsayım olurdu. Düşünsenize yüzünüze tatlı, ardınızdan çamur sıçramış düşüncelerini söyleyen insanların maskesiz yani ardınızdaki yüzleri ile var olduklarını. İşte bu sebeple azizim, hiçbirimiz maskesiz yaşayamayız karşımızdakinin çamurunu görerek bizim takmış olduğumuz maskeler de buna dahildir. Oğuz Atay’ın o müthiş saptaması gibi “Başkası gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi.”

Peki kitap ne anlatmaya çalışıyor bize? Hani hayatımızın çoğu evresinde karşımıza çıkan bir seçim canavarı vardır ve her daim, “Ya ben, Ya o… seç birini?” Der de seni iki arada bir derede bırakır ya. Hah. İşte kitap, o arada kalmış bir insanın hayatını anlatıyor tüm gerçekliğiyle. Üç katlı bir binanın orta katında kalmış adamı, para uzatan yolcu ile şoför arasında kalmış adamı, iki kadın arasında kalmış adamı ve aynı zamanda insanımıza kızarken bir yandan da reçetesini yazmayı ihmal etmeyen o koca yürekli adamı anlatıyor.

Oğuz Atay, hayata, bireye, ilişkilere dair o kadar yerinde saptamalar yapıyor o kadar güzel yorumlar getiriyor ki hayran olmamak elde değil. Hayatını evrelere ayırıp, Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yaptığı gibi kişilik paradoksları ve analizleri ile kitabın en top noktasına bizleri ulaştırırken orada saygı duruşuna geçmek mecburiyetinde hissedeceğinizden eminim.

Önünde saygıyla eğiliyorum. Büyüksün Üstad.
DİKKAT! BU İNCELEME TEHLİKELİ OYUNLAR İÇERİR.

"Bütün dünya bir sahnedir.
Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar.
Bir kişi birçok rolü birden oynar."
Shakespeare

Oğuz Atay'ın okuduğum ikinci kitabı ve ben yazarı çok beğendim. Kullandığı dili, ustalık isteyen mizahı ve zeka dolu ironisine hayran kaldım. Artık ben de üstada diğer hayranları gibi 'Oğuzcuğum Atay' diyebilirim.

Kitap kurmaca romanlardan farklı olarak üst kurmaca türü olarak yazılmış.Birçok yerde bilinç akışı tekniği kullanılmış. Belli bir olay örgüsü yok. Okurken bir paragrafı kaçırırsanız devamında anlatıcının ( yazar ya da karakter) kim olduğunu anlamayabilirsiniz. O yüzden kesinlikle kolay bir kitap değil. Emek verilerek okunması gereken kitaplardan.

Kitabımızın baş karakteri Hikmet Benol. Hikmet'in hiç yaşanılmayan bir çocukluğu, ailesine kabul ettiremediği bir gençliği ve sona ermiş mutsuz bir evliliği var. Kısacası hayata tutunamamış, hayat karşısında hayal kırıklığına uğramış bir karakter.
İnsan kurduğu hayallerde mutlu olur. Hayallerimizi istediğimiz gibi yönlendirebiliriz. Ama hayallerinde bile başarısızlığa uğramış bir karakter var kitapta.
" Korkuyordum. Hayallerinde bile korkar mı insan? Hayallerine bile hükmedemez mi? "(sayfa 139)
"Hayallerimde bile yenik düşüyorum." (sayfa 294)

Yaşamaktan yorulan, sıkılan ve mağlup olan bir karakter var karşımızda.
" Yoruldum albayım, yoruldum yoruldum yoruldum." ( sayfa 339)
"Mış gibi yapmaktan usandım albayım." (sayfa 364)

Küçük burjuva Hikmet yaşadığı hayattan sıkılıp, üç katlı bir gecekonduya yerleşir. Üst katında o meşhur albay Hüsamettin Tambay vardır. Alt katında ise dul bir kadın oturur. Hikmet'in yaşadığını anlayabilmesi için oyunlar üretmesi gerekir.
Kitapta ayrıca önemli iki karakter daha var. Boşandığı karısı Sevgi ve büyük aşkı Bilge.Kitap baştan sona ironilerle dolu.Öyleki karakter isimlerinde bile ironi var. Eski eşi Sevgi, sevgisizdir. Büyük aşkı Bilge de bilgisizdir. Kendisi de kişilik bölünmesine uğramıştır. Üç dört tane Hikmet çıkar karşımıza. Soyadındaki 'Benol' ironisi de oradan gelmektedir. Bakalım Hikmet kurguladığı bu tehlikeli oyunda benliğini bulabilecek mi?

Kitaptaki Bilge karakteri birçok kişiye göre Atay'ın gerçek aşkı Sevin Seydi'dir. Zaten Atay bu kitabı Sevin Seydi kendisinden ayrıldıktan sonra yazmış. Oğuz Atay'ın hayatını biraz olsun biliyorsanız kitaptaki Hikmet'in kendisi olduğunu anlıyorsunuz. Hikmet'in Bilge'ye ya da Atay'ın Sevin Seydi'ye olan aşkı kesinlikle okunmaya değer.

Cem Yılmaz bir söyleşisinde, "Etkilendiğiniz ve beslendiğiniz bir mizahçı var mı?" sorusuna " Belli aralıklarla Oğuz Atay okuyorum ve memleketimden böyle birisi geçtiği için heyecanlanıyorum." cevabını vermiş. Gerçekten de Atay beni de heyecanlandıran yazarlardan birisi oldu.Diğer kitaplarını da okumayı büyük bir heyecanla bekliyorum.

Tehlikeli Oyunlar yazarın Tutunamayanlar'dan sonra yazdığı ikinci kitabı. İlk kitabı ummuduğu ilgiyi görmemiş. Onu da bu kitabında ironik bir dille eleştirmiş.
"Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım." ( sayfa 282)

Kendi tabiriyle Türk Edebiyatının mutfağından geçmeden doğrudan salonuna giriş yapmış bir yazar. Bence de salonda başköşeye oturmuş. Dram, mizah ve ironiyle harmanlanmış bu güzel kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.


Oğuz Atay'ın karizmatik sesinden kitaplarını anlattığı 3 dakikalık ses kaydı. Dinlemenizi tavsiye ederim.
https://youtu.be/-vRXu-sWkJM


Son olarak sevip de karşılık bulamayanlara gelsin bu alıntı :)
"Beni sevseydi, onun çok yararına olurdu." ( sayfa 412)
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.578 Oy)18.095 beğeni41.009 okunma2.597 alıntı172.340 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.152 Oy)8.453 beğeni27.101 okunma743 alıntı132.110 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.289 Oy)12.837 beğeni32.840 okunma3.088 alıntı137.827 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.810 Oy)8.749 beğeni23.953 okunma1.599 alıntı111.073 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.230 Oy)7.558 beğeni20.426 okunma3.638 alıntı121.877 gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (3.757 Oy)4.050 beğeni11.816 okunma1.983 alıntı64.573 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.072 Oy)7.634 beğeni21.445 okunma741 alıntı83.663 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.204 Oy)8.630 beğeni24.025 okunma1.250 alıntı117.897 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.491 Oy)8.437 beğeni24.891 okunma2.212 alıntı107.338 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.753 Oy)5.125 beğeni16.399 okunma914 alıntı56.611 gösterim
TEHLİKELİ BİR OYUN MU BU OYNADIĞIMIZ?
"Bütün hayatımı kelimeler uğruna harcadım, içi boş kelimeler uğruna. Kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden onlarla oynadım. Oyunları da kelimelerin içinde tutukladım."(Tehlikeli Oyunlar, s.448)
“Tehlikeli Oyunlar”ı araya pek çok kitabı da sığdırarak ve uzun bir ara vererek tam 32 günde bitirmişim. Ben saymadım günleri de 1000 Kitap benim yerime sayıyor:) Kitabı bitirip alıntılarımı gözden geçirip bir şeyler yazmak istediğimde A4 boyutunda yaklaşık yedi sayfalık bir alıntı biriktiğini fark ettim. 1000 Kitap’a gelip alıntı eklemeye başlayınca fark ettiğim bir husus var: Bazı kitaplar öyle dolu ki elinizden gelse kitabın her sayfasından alıntı yapmak istiyorsunuz. Hatta bence bazı kitaplar öyküsünden çok cümleleri, dili ve üslubu için okunuyor. “Tehlikeli Oyunlar” da tıpkı Atay’ın diğer kitapları gibi –Bir Bilimadamının Romanı hariç- satır satır alıntılanabilecek dolulukta.
"Peki bu kitap ne anlatıyor?" diye soracak olsak herhalde aşağı yukarı kitabı okuyan herkes “Hikmet Benol ismindeki bir adamın hayatından kesitler” cümlesinde hemfikir olacaktır. Kitapta Hikmet’in evliliğinden, karısı Sevgi’den, sevgilisi Bilge’den, komşularından, arkadaşlarından kısacası bir bireyin sıradan günlük yaşamından bahsediliyor. Peki Hikmet Benol mühim bir adam mıdır? Cevabımız kocaman bir “hayır” olacak. Peki Oğuz Atay nasıl oluyor da sıradan bir adamdan 476 sayfalık hacimli bir roman çıkartabiliyor? Üstelik bu roman hemen her satırıyla dolu dolu ve her satırıyla okunmaya değer olabiliyor? O da Oğuz Atay farkı diyebiliriz. Oğuz Atay’ın ironik dili kitabın her satırına sinmiş durumda. Zaman zaman kendine göndermeler yapıyor ki bence bu göndermelerden en güzeli şu satırlar:
"Beni okumayı sakın ihmal etmeyin, bütün kitapçılarda bulunuyorum, bu herif de ne konuştu -deli midir nedir- böylesini de hiç görmemiştim şekerim adam bir türlü susmak bilmiyor demeyin arkamdan olur mu?"(s.319)
"beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım..." (s.318)

Oğuz Atay’ın sağlığında kıymetinin pek bilinmediğini, “Korkuyu Beklerken” hikaye kitabının sonunda “Ben burdayım sevgili okuyucu sen nerdesin?” cümlesiyle okuyucusuna seslendiğini düşündüğümüzde bu satırlar daha da anlam kazanıyor. Zira her yazar okunmak ister. Bu bağlamda Oktay Akbal’ın 1977 yılında yaptığı şu değerlendirmeler Oğuz Atay’ı anlamak için okur olarak üstümüze düşenleri de ifade ediyor:
“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarla çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kentsoylu bir aydının tüm duyarlığı, iç muhasebesi, kendi kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var…”(Cumhuriyet, 19 Aralık 1977)

Kitaba inceleme yazmak için alıntılarımı gözden geçirdiğimde oyun kelimesinin hem benim alıntılarımda hem de kitabın genelinde bir leit motif şeklinde sıklıkla tekrar edildiğini fark ediyorum. İşte içinde oyun geçen alıntılardan birkaçı:
"Yarın için senden iyi oyunlar yazmanı, yazdığın gibi, içinden geldiği gibi oynamanı bekliyoruz." (s.56)
"Birlikte oynuyoruz. Bu arada anılarımla da oynamama izin verir misiniz albayım? Oyunlar yazmayacak mıydık albayım? Aklıma takılan anılardan kurtulmama yardım etmeyecek miydiniz?" (s.45)
"Ben de bir zamanlar başını hatırlayıp sonunu unuttuğum, bazı cümlelerini aklımda tuttuğum bir ya da birkaç oyunda, küçük rolleri oldukça başarısız yorumlamıştım; seyircinin baskısı yüzünden, rolümü değil kendimi hissetmiştim." (s.60)
"Oysa ben bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum." (s.62)
Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? (s.459)
"Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim(...)Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. Yaşamak istiyorlardı; en çok buna kızıyordum. "(s.63)
"Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız." (s.147)
"Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yalvarıp yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız. Gerçekleri rüya yapmalıyız."
"Her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım." (s. 398)

Alıntıları ve kitabın tamamını düşündüğümüzde Oğuz Atay’ın genelde aydın insanın yalnızlaşmasını, bireysel sorunlar içinde boğulmasını, tutunma çabalarını anlattığını söylemek mümkün. Özelde ise Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış arafta bir Türk aydını anlatılıyor. Hikmet Benol bir Bozkırkurdu belki ama bir taraftan da Atay onunla; Türk aydınının modernleşme macerası içerisinde kendisini tam olarak bir yere ait hissetmeyen arada kalmışlığını, yalnızlığını çeşitli oyalanma vasıtaları bularak dindirmeye çalışmasını –kadınlar, oyunlar, arkadaşlar, içki vs.- ama son kertede kendi kendisine yenik düşmesini anlatıyor. Hikmet Benol diğer taraftan "Siz ona bakmayın; hiçbir işte tutunamamıştır." (s. 429)cümlesinde ifade edildiği gibi bir tutunamayan aslında...
Kitapta tersten bir isim sembolizasyonu yapıldığı da görülüyor. Hikmet, isminin aksine kendine bile faydası olmayan bir adam. Karısı Sevgi’de sevgiyi değil sevgisizliği buluyor. Bilge de romanın pek çok böümünde de geçtiği gibi felsefe okumuş olmasına rağmen Bilgelikten pek nasibini almamış.

Tehlikeli Oyunlar gerek altı çizilesi cümleleriyle, gerekse asırlık yaralarımıza yaptığı nazik, ironik tespitlerle okunası bir kitap. Hayatı bir oyun olarak görmek yaraları hafifletir mi derseniz Oğuz Atay bu sorunun cevabını Hikmet Benol üzerinden veriyor. Sürprizi bozmamak adına bu sorunun cevabını kitaba bırakıp herkese oyunla gerçeği dozunda yaşadığımız, hakiki manada dolduğumuz ve doyduğumuz yaşanılası hayatlar temenni ediyorum. İyi okumalar…

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...n-mu-bu-oynadigimiz/

TEHLİKELİ OYUNLAR'IN TİYATROSU HAKKINDAKİ YAZIMI OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nusmesini-seyretmek/
Kişi, farklı oldu mu, ya taşlanır ya da dışlanır.
Atay, kişinin iç dünyasını baz alarak yazdı. Oysa ki yaşadığı çağın yazarları, modernleşmenin getirdiği sıkıntıları, köy romanlarını, köyden şehre göçmenin verdiği elemleri, vb. sıkıntıları dile getirdi. Yani, "sanat, toplum içindir," dediler, yürüdüler. Atay, ironi adamıydı. Yaşadığı ülkede yaşanan sıkıntılara da parmak basıyordu ama henüz "ironi"yi tanıyan olmadığı için tutunamadı.
Atay, bir Dostoyevski hayranıydı. Üstadı, toplum tarafından dışlanan bireyleri kaleme alırken, Atay, toplum içinde kendini soyutlayan bireyleri kaleme aldı.
Bu bireyler, bizlerdik. Yeni bir adım atmaktan, yeni bir şeyler söylemekten korkan; anlaşılmayan, yanlış anlaşılan, iç dünyasına sığınan bireyler. Mutsuz olmak korkusuyla bir ilişki yaşamayan, kötü bir hayat yaşamak korkusuyla bir seçim yapmayan, yaşamayı tekmil duygularıyla arzulayıp yaşayamayan bireyler. Kırık hayatların değil, oyunlar içinde yaşanan hayatın tutunamayan bireyleri.
Bu bireyler, reel hayattaki karekterler yerine kitaplardaki karekterleri kendine yakın görenlerdi.

İnsanı ayakta tutan iskelet sistemi mi? Ruh yorgun düşerse, kişi ayakta kalır mı? Kişinin iç dünyasında bir sarsıntı yaşanmazsa, ruhunda çiçekler açar. Öyle olursa, kişi hayata karşı pozitif bakar. Atay, kişinin iç dünyasını kaleme alarak çağının insanlarına bir iyilik yapmadı mı? Unutmasınlar ki, insanlar gündüz vakti, dış dünyayla ilgilenir, gece vakti iç dünyasıyla...
Bir yazarın çıkıp, toplum içine girmekten korkan insanların hayatını işlemesi lazımdı. Atay, bu sorumluluğu üstlendi.

Atay, gerçekten de okunması sabır istenen bir yazar. Kendi hayatına tahammül edemeyen insan, Atay'ın kalemine de tahammül edemez. Ya kitabı yarım bırakır, ya da kitabı bir köşeye bırakır. Atay, tozu alınmayan, kalın bir kitaptı; öyle ki insanlar, bir daha hiç kullanılmayacak malzemelerin, eşyaların arasına koydu. Atay'ı elime aldım, güzelce bir tozunu aldım, sonra da bakıp dedim ki, "Seni okumasaydım, deli olacaktım."

Kendini toplum tarafından soyutlayan mı, yeni bir adım atmaktan mı korkuyorsun, yalnız mısın, acı mı çekiyorsun, bir bahar çiçeğiyken, intihar çiçeğine mi döndün, bahar mevsiminde zemheri mi yaşıyorsun, düşüncelerin ruhunu mu daraltıyor, hayat canını sıkan bir oyun mu?
Neden, Oğuz Atay okumuyorsun ki, Oğuz Atay, üst üste gelen düşüncelerini durdurmasa da yalnızlığına bir çözüm bulmasa da ruhunu iyileştirmese de biliyorsun ki, artık yalnız değilsin. Artık tek başınıza acı çekmeyeceksiniz. Çünkü Oğuz Atay var. İyi bir reklam oldu, değil mi?

Hikmet, eşinden ayrılan, alkolik bir babaya sahip olan, annesini kaybeden gecekondu da yaşayan, oyunlar yazan bir karekter. Hikmet, kafasının içinde yaşayan, iç dünyasına sığınan, insan muhabbetine tahammül edemeyen, kendini toplum tarafından soyutlayan bir karekter.
Hikmet'in soyadı: Benol. Hikmet, göründüğü kişi değil, düşündüğü kişi olmak istiyor. Bir de Sevgi var. Hikmet'in karısı. Adı, Sevgi olsa da ne kendisine karşı ne de çevresine karşı bir "sevgi" beslemiyor. Hikmet ve Sevgi toplum tarafından hasta edilen iki birey. İkisi de toplum tarafından küçük görünüyor. Ya da onlar öyle hissediyor. Hikmet'e Doğu ve Batı arasında gidip gelen bir aydın diyebiliriz. Hikmet'in bir de sevgilisi var: Bilge.Adına bakmayın, hiçbir şey bildiği yok. Atay, ironinin temsilcisi değil ya, karekterlerine verdiği adlar düşünülmeden verilmiş.Siz karekter adlarına pek takılmayın. Altı çizilecek bir söz bulun.

Atay'ı tanımadan önce mi mutsuzdum yoksa, tanıdıktan sonra mı mutsuz oldum? Hiç mutlu oldum mu? Bilmiyorum. Neden mi? Çünkü mutlu olduğum gün, mutsuz olduğum günleri düşünüyordum. Evet, Ahmed yokken Atay vardı. İnsan içini yalnız içine dökmez, dedi. Silahımı elime aldım, kan dökmeye başladım. Öyle ki, kan kırmızı akmıyordu; kara kara akıyordu. İçimde oluşan ne kadar duygu varsa, ak kağıda boşalttım. Evet, bir katilim. İçimdeki birçok duyguyu, kafamdaki birçok duyguyu öldürdüm. Katil olmadan önce, bir mezardım; duygularımı ve içimde yaşatıyordum. Evet, duygu ve düşünceler ölmeden mezara konulabilir. Biliyor muydunuz? Ne güzel öğrendiniz.

Günlük yaşantılarımız, küçük hesaplar içinde geçiyor. İyi bir koltuk takımı almak için, hiç sevmediğimiz iş yerlerinde çalışıyoruz. Neden mi? Evlerimize misafirlerin gelmesi için. Sevmediğimiz insanlara karşı bir sempati duymalıyız. Neden mi? İlişkilerimiz sarsılmasın ki, bir ihtiyaç durumda birbirimize yardımcı olmak için gözlerimizin içine bakacak yüz olsun diye...

Küçük hesaplardan kaçarak, yalnızlığa sığınan; oyunlar yazarak kafasındaki düşüncelerden kurtulmak isteyen; toplum tarafından anlaşılmadığı için insanlardan kaçan; çektiği ıstırapları dile getiren, acı çekilerek geçen hayatını anlatan bir adamın romanı. Roman değil de çığlığı dersek daha yerinde olur.
Gemisini insanların uğramadığı bir kıyıya çeken insanların romanı; bu insanlar ki çığlıklarını, acılarını, sustuklarını içinde tutuyor. Haykırmak istiyor da sanki bir öğretmen, "Sus, diyor. Yıllar boyunca sen çalışmadın, okumadın ben çalıştım; senin değil, benim konuşmaya hakkım var," diyor. Bu insanlar duyulmak, anlaşılmak istiyor. Kulak verecek misiniz? Siz kulak vermezseniz de artık onlar yalnız değil. Çünkü onları anlatan bir abileri var. Bu insanlar yerine, abileri haykırıyor. Peki, bu abiye kulak verecek misiniz?

Muhkem bir Atay okuyucusu, fark edecek ki Atay, kendine hayatına da göndermeler de bulunuyor. İnsanların onu pek okumadığını, okuyanların da sonuna kadar gitmediğini biliyor. Ve tekmil kitapçılarda bulunduğunu da dile getiriyor.

Atay'ın diline aşina olmak isteyenler ya da Atay okumaya başlayan kişiler için, bu kitap ağır gelir. Atay'ın kalemine aşina olmak isteyenler, 'Korkuyu Beklerken' kitabından başlayabilirler.
Kitabı okuyalı tamı tamına 5 ay oldu. Ama ben inceleme yapma yetisini daha yeni görüyorum kendimde. Ne cesaretle gidip elime bir Oğuz Atay kitabı almıştım, nasıl okumuştum bilmiyorum, sanki bir hayalden ibaret her şey.
Kitapta her şey o kadar belirsizdi ki, kitabı okudum mu, yoksa bir film izledim de onun repliklerini mi hatırlıyorum, yoksa Hikmet diye birini rüyamda gördüm de oradan mı hatırlıyorum (ne alakaysa) hiç bilmiyorum. Ama gerçek şu ki, bu kitaba inceleme yapamamak içimde bir yaraydı,bir türlü kendimi yetkin göremedim.. Ve sonunda o yarayı bugün iyileştirmeye karar verdim.

Hikmet'in kitapta yaşadığı hayatın hangi bölümü gerçekti anlayamadım, hiç de anlayamayacağım. Aslında düşündüğüm kısmı o değil, zaten mesele o da değildi. Mesele bir insanın kendini anlatamamasıydı. Mesele, bir insanın bağıra çağıra kendini anlatmaya çalışması, ama bir kişinin bile zahmet edip, ona onu anladığını hissettirmemesiydi. Mesele toplumdan soyutlanmış bir insanın kendi içiyle konuşmasıydı. Belki kendi içindeki, kendini anladığını sandığı bir karakter oluşturup, kendini topluma kabul ettirmeye çalışmasıydı kim bilir... Oğuz Atay bu, kim tam manasıyla iç dünyasını, yazdıklarını, hislerini çözebilir ki?

Kitapta meşhur Albayımız'dan başkası Hikmet'i anlamamaktadır. Hatta daha sonraları kendini anladığını sandığı, sevgilisi, yüreğini, düşüncelerini, yatağını, dünyasını paylaştığı kişinin bile kendisini anlamadığını görünce büyük bir buhrana tutulmuştu Hikmet.
Aslında insanlar gerçekten bizi anlamazdı. Hatta belki bizi kendi içimizdeki biz bile anlamazdık. Çünkü Albay bile Hikmet'i anlamıyordu çoğu zaman. Madem ki Albay, Hikmet'in içindeki kendini anladığını düşündüğü,her şeyini paylaştığı kişiydi, o bile onu anlamıyorsa kimse anlamazdı. Ne önemli şeydi anlaşıldığını hissetmek, topluma mâl olmaktı, toplumun bir parçası olmak, kendini değerli hissetmekti...

Bazen ben de yaparım, deli deli konuşurum insanlarla, zaten bilirim beni anlamayacaklarını. Kitapta da çoğu kez, ne çok konuşuyor diye kızarlardı Hikmet'e, kendini anlatma çabasını boş görürlerdi. Değersiz bir varlıkmış gibi davranırlardı. Aynı davranışları ben de etrafımdaki kişilerden gördüğümde ben de aynı şeyleri yaparım Hikmet gibi ve yine onun gibi, bundan hiç utanmam. Utanması gereken onlardır çünkü. Bir insana verdikleri değerle kendilerine verdikleri değer aynıdır, çünkü aynı hamurdandır ikisi de. Birine nasıl davranıyorsa insan, kendi içindeki kendine de öyle davranır çünkü.

Ben Hikmet'te kendimi buldum. Yaşadığım toplumsal problemlerimi, yalnızlığımı, anlatamadığım dertlerimi, kendi deliliğimin haklı sebeplerini, kısacası tamamıyla bir "ben"i.

Kitabı okuduktan sonra, biraz hazmetmeyi beklemenizi öneririm inceleme yapmadan, çünkü 5 ay içinde Hikmet'le o kadar benzer olaylar yaşadık ki, uzaktan durup kendimi izleme fırsatı buldum kendimde, onun için bu şekilde kitabı hazmetmem açısından daha faydalı oldu. Kitabı hayatımın tam ortasında hissettim. Sanki kendimden bir parça gibi...
Daha çok şey söylemek istiyorum aslında ama, yazamıyorum. Ne kadar zormuş... Oğuz Atay okumak, anlamaya çalışmak, hayatında onu bulmaya çabalamak, ne kadar zormuş...

Bu zorluğa talip olanları, kitabın mahzenlerine davet ediyorum.
Oğuz Atay'ı tavsiye ediyorum demek gibi bir terbiyesizliğe elbette kalkışmayacağım. Oğuz'cum Atay'ı tavsiye etmeyeceğim de kimi edeceğim. Güneşli günler, keyifli okumalar dostlar...
Zor.Oğuz Atay'ı okumak tam olarak da böyle. Oğuz Atay zor ama okuyup anlayana o kadar güzel ki! İnsanı kendini bulmaya yöneltiyor. Hatta insana kendini bulduruyor. İnsandaki içsel hesaplaşmanın sonucunun ve kazananınını belirlemeye yarıyor denilebilir. Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken kitaplarını okudum. Geriye kalanını da okumak için heyecanla bekliyorum.
Size de oluyor mu bilmem. Ne zaman bir yolculuğa çıkacak olsam, yolculuk arefesinde tuhaf bir gerginlik olur üzerimde. Yolda nelerle karşılaşağım, yolculuk nasıl geçecek, yolun sonuna sağ salim varabilecek miyim? Yaşamadan cevabını bulamayacağım bu sorular gerer beni. Bir kitaba başlamadan önce de aynı gerginliği hissederim üzerimde. Ama yine de okuma süreci boyunca heyecanımı diri tutmak için roman içeriğini öğrenmemeye çalışırım.

Oğuz Atay’ın tarzına Tutunamayanlar’dan aşinayım aslında. Bu yüzden, önceden nereye varacağımı bildiğim bir yolcuğa, bu sefer farklı yollardan gideceğim hissiyatıyla başladım Tehlikeli Oyunlar’a; beni yer yer umutların, yer yer hayalkırıklıklarının, yer yer yükselişlerin, yer yer de dibi görmelerin beklediğini bilerek.

Kitap Oğuz Atay’ın deyimiyle “önsöz Amca” olarak Cevat Çapan’ın önsözüyle açıyor gözlerini size. Cevap Çapan, elimizde tuttuğumuz kitabı okumak üzere olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzdan bahsediyor. Kitabı bitirdikten sonra, hatta okuma sürecinde sizin de üzerinizde hakim olacak “kaliteli kitap okuma coşkusu” sebebiyle olsa gerek, dayanamamış, spoiler patlaması yaşamış sanki biraz ama olsun. Hevesimizi kırmıyoruz.

Oğuz Atay ilk kitabı Tutunamayanlar’daki gibi bu kitabını ithaf ettiği kişi; Sevin Hanım. (Sevin Seydi) Sevin Hanım,-kısa bir dönem de olsa- Oğuz Atay’a derin dokunuşlar yapan; hem özel hayatında hem yazın hayatında, ona yoldaş olmuş ve birikimleriyle onu beslemiş en değerli şahsiyet. Bu yüzden kitabı okurken karakterlerde yazarın birebir kendi hayatından ve Sevin Hanım’la olan ilişkisinden izler görmeniz mümkün. (Kitabı okumadan önce yine geniş çaplı bir Oğuz Atay biyografisi okumanızı tavsiye ederim.)

İşte başlıyoruz. Bu sefer ana karakterimiz Hikmet Benol. Kimdir bu Hikmet Benol diyecekseniz 2. Selim Işık diyebiliriz aslında. Yahut Selim Işık’ın genişletilmiş versiyonu. (bkz. Hikmet I, Hikmet II, Hikmet IV vs. ) Hikmet taşrada doğup büyümüş, ardından büyükşehire yerleşmiş, üniversite eğitimi almış, topluma göre kendini daha üst seviyelerde yetiştirmiş aydın bir insandır. Bir arkadaşı vasıtasıyla Sevgi ile tanışır. Evlenirler. Ancak Hikmet bu evlilikten umduğunu bulamaz. Nereye elini uzatsa hayatında bir tutunamamazlık bir kaybediş başlar ”…Bu yüzden de kaybediyorduk. Zaten hangi yüzden kaybetmiyorduk ki?” Bunu kavradığı anda artık tüm bir karmaşadan, iç savaşlardan sıyrılıp bir gecekonduya yerleşir. Amacı; gerçek hayatında kazanamadığı oyunları, şimdi kendi yazdığı oyunlarla alt ederek, insanların burunlarından getirmek; ölmek değil, vicdan azabı rolünde yaşamaktır.

Kitapta geçen kurgu boyunca Hikmet’in inişlerini çıkışlarını görüyoruz; Sevgi’ye sitemi, Sevgi’ye özlemi. Bilge’ye sevgisi, Bilge’ye öfkesi. Kendine acıması, kendini haksız buluşları. Hep bir keşke, belki, oysa üçlüsü arasında dolanır durur Hikmet. Bu süreçte en yakın arkadaşı, derttaşı, yer yer akıl hocası Emekli Albay Hüsamettin Bey’dir. Hikmet, bunca yıl içinde damla damla biriktirdiği barajının kapaklarını albayına açar. İşte o zaman bizim (okuyucu) için ıslanma hatta bazen boğulma bölümleri başlıyor demektir.
İşte böyle bir hikayenin üzerine kurulmuş Tehlikeli Oyunlar. Bazen sayfalarında ıslak ıslak gezinirken, bazen aniden geliveren sert bir dalgayla boğuluveriyorsunuz. (Yanda mendil bulundurmak şart.) Ben, okurken bir ara bu derinliğe dayanamadım hakikaten. Kulaç atmaktan yoruldum. Birkaç gün okumaya ara verip, hikayeyi sindirerek okumaya devam ettim.

Oğuz Atay, karakterleri ve tipleri bu sefer öyle güzel doldurmuş ki, en önemsiz görünen karakter bile, bir anda sizi size anlatan bir hale bürünebiliyor. Anlatım yüzeysel görünmekle birlikte çok derin ve içten. Ben kitabı, Tutunamayanlar'a göre daha düzenli gördüm. Tutunamayanlar'ı okurken anlatıcının keskin geçişleri beni konudan yer yer koparmıştı. Özellikle bilinç akışı yöntemiyle anlatılan bölümlerde "şimdi anlatma sırası kime geçti ki?" diye tekrar tekrar dönüp okumak zorunda kalmıştım. Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'da bilinç akışı yöntemini çok daha derli toplu kullandığını görüyoruz. Özellikle Hikmet'in kendisiyle konuşurken yaşadığı iç çatışmalar benim en keyif aldığım kısımlar oldu sanırım. (Kendi kendiyle konuşurken kendini haklı çıkarıp, kendi ağzının payını verme zevkini yine kendinden başkasına bırakmayan bizden değildir. :)) kullandığı ironik dil sizi gülümsetirken, içten içe canınızı yakıyor. Karaktere göre bölüm dizilimi de oldukça iyi yerleştirilmiş. Bir bölümde Sevgi’ye deli gibi kızarken Sevgi’li bölüme geçince: Aslında… deyip kalıyorsunuz. Nacizane benim yüreğimi en çok vuran kısımlardan biri Sevgi’nin hikayesinin anlatıldığı bölüm oldu.

Hasıl Tutunamayanlar’la kıyaslarsak Tehlikeli Oyunlar her yönüyle beni en deli köşemden vurdu diyebilirim. Okuma sürecinde yaşadığım duygu yoğunluğuna dayanamayıp, kitabı baştan sona alıntılama düşüncesine kadar vardırdım kendimi.

Biliyorum çok uzun oldu. Ama yazamadığım, paylaşamadığım onca çok şey var ki kitapla ilgili. Anlatmaya çalışsam, kelimeler anlamını yitiriyor. Hikmet haklı galiba albayım; kelimeler, kelimeler bazı anlamlara gelmiyor.
Bu kitaba inceleme yazmama gerek var mıydı, bence yoktu ama kendim için en azından şuraya bir şeyler yazayım.

Kitabı ilk L&M dizisinde ki bir karakterin sahilde bu satırları #34322457 seslendirirken görmüş ve okuduğu o kısmı çok beğenmiştim bir kaç gün sonra da kitabı elime aldım ancak kalınlığı ve biraz burdaki yorumlara baktığımda gözüm korkmuştu doğrusu o yüzden yaklaşık 18 aydır yani bir buçuk sene kadardır okunmayı bekliyordu. Ve nihayet bitti...

Zamanlamamın iyi olduğunu düşünüyorum çünkü böyle bir romanı okumak için kafa sakinliği ve sessizliği şart. İlk olarak Oğuz Atay'ı Bir Bilim Adamının Romanı kitabı ile tanıdım tabi oda bir etkinlik içindi bu kitaba kıyasla daha hafif olduğunu düşünüp birazda Oğuz Atayın kalemine aşinalık olsun diye okumuştum. Şimdi o afilli cümlelerin sahipleri ile tanıştım hani devamlı alıntı ve ileti halinde dönen cümleler hani sosyal medyada gözlerimizin alıştığı o sonu albaylı cümleler...

Kitap için yazılmış birbirinden iyi incelemeler varken ne söylesem burda hava da kalacak ancak kitap için aldığım şu notu yazacağım.

"Her insan şizofren midir? Yahut
Her insan kendi içinde birden fazla kişilik taşır mı? Cevap, evet ise muhtemelen Hikmet'i anlayacaksınız. Kitabın ismi neden tehlikeli oyunlar diye düşünmüştüm başlamadan önce sonra ilk sayfalarda ki diyalogları okuyunca acaba piyes mi dedim. Biraz daha okuyunca karakterleri karıştırdım "acaba henüz zamanı değil mi" dedim kendi kendime ama merakım ve kitabı okuma hevesim bu düşüncemi alt etti. Hikmetin gecekondusuna kapanıp ki aslında 3 katlıydı ev, nerde olursa olsun hangi oyunu yazarsa yazsın Albayın orda olması ve ona danışması onunla olan diyalogları beni alıp götürüyordu. Bazen Oğuz Atay mı anlatıyo Hikmet mi konuşuyor çözemiyordum. Yer yer hikmet ikiye üçe bölünüyor farklı karakterler oluyordu. Kitabı bitirmeye yakın anladım ki Oğuz Atay beni de katmıştı yazdığı oyuna ve bazen albayla konuşan hikmet değilde bendim.  Kitapta o kadar çok altını çizdiğim yerler var ki Oğuz A. gerçek hayata göndermeleri gerek duygusal anlamda gerek günlük yaşantımızda öyle ince duygulara dokunmuş ki kendimi bulduğum o cümleler de gözyaşlarımı tutamadım. Hiç bir duygu gizli kalmıyor ve hiç bir gerçek gizlenemiyor. Bazen kendimizden sakladığımız hislerimiz bile bir gün bir kitabın ortasında bir kaç satırda beliriyor."
Karakterimiz Hikmet Benol’un gerçek mi kurgu olduğu belirsiz yaşamını anlatan bu eserin yazıldığı yıllarda Atay’ın içinde bulunduğu durumu düşününce roman daha bir anlam kazandı zihnimde. Bu yıllarda (71-73) yazarın eşiyle ayrılmasının ardından uzun süre birlikte yaşadığı Sevin Seydi’nin de kendisini terketmesi üzerine Beyoğlu’ndaki evine kapanıp sürekli yazdığı bilinmektedir. Kitabı okuyunca yazarın içine düştüğü umutsuz ve mutsuz ruh hâlinin Hikmet Benol karakterine yansıması bariz görülüyor. Zira Hikmet tek bir vücutta birçok farklı kişiyi barındıran, bu farklı kişilikler arasında bazen boğulan, sürekli zihninde kendine ve başkalarına dair oyunlar yazarak yazarak bunlara kendini kaptıran, yaşadığı hayatın bu oyunlardan biri mi yoksa gerçek mi olduğunu algılayamayan, gelgitler içinde savrulan ve sonunda silinip giden bir tutunamayandır. Tutunamayanlar kitabında tanıdığımız Selim ile bu eserdeki Hikmet fazlasıyla benzer karakterler. Kitabı okurken bir süre sonra Hikmet’in etrafında yer alan karakterlerin varlığını sorgulamadan edemiyor insan. Hikmet hayal dünyası ile gerçeklik arasına o kadar sıkışıp kalmış ki; okuyucu ister istemez “Sevgi, Albay Hüsamettin, Bilge, Nurhayat Hanım ve dahası acaba var mıydı?” diye durup düşünüyor. En azından ben böyle hissettim. Tutunamayanlar’ı okuduysanız ve sevdiyseniz eğer bu kitaba da tutunacağınıza şüphe yok. Çünkü uzun paragraflar, iç hesaplaşmalar, gerçek ve hayal, insanı farklı alemlere taşıyan diyaloglar iki eserde de karşımıza çıkıyor. Tehlikeli Oyunlar’da yer alan tiyatro eserleri beni hayrete düşürdü. Her sayfada oyun içinde oyun karşılıyor okuyucuyu. Kitap içinde farklı kitaplar okuyormuş hissine kapıldım bir ara. En ilginci de bu kadar karmaşık oyunun nasıl bu kadar düzenli yazılabildiği. Bu da kuşkusuz Atay’ın ince mizah ve derin üslubunun yansıması. Bu yetenek kitabı her okuyana farklı şeyler düşünme ve hissetme imkânı sunuyor. Demem o ki; bol aksiyonlu, bir çırpıda biten bir roman okumaksa niyetiniz yanlış yerdesiniz. Hayal ve gerçeği sorgulamak, farklı dünyalarda ağır adımlarla ama bir o kadar da edebi bir serüven yaşamak istiyorum derseniz Tehlikeli Oyunlar doğru bir seçim. Şimdiden keyifli okumalar. :)
Hayat kimine göre şakaya gelmez,kimi de bir oyun olarak görür hayatı.İsmet Özel der ki;benim elbet bir bildiğim var;”Hayat saçma sapandır” Oscar Wilde ise “hayat bir sahnedir,roller kötü dağıtılmış” diyerek özetler.Profesör john Nash ise barda bir kadını tavlamaya çalışırken mevcut durumu bir oyun olarak görür ve herkesin güzel kadına yöneldiğini görüp diğer kadınların sobelenmeye daha yatkın olduğunu keşfederek ,bu durumdan ilham alarak “Oyun Teorimi”ni icat eder ve ilerde bu sayede Nobel alır.Bir şair,bir yazar,bir matematik profesörünü tek bir çatı altında birleştirip inceleme adlı bir oyun oynayalım ve adı da “Tehlikeli Oyunlar” olsun.Diğer oyunlarda birileri piyon birileri vezir birileri şah olsun.Biz de tahta olalım oyunlar bizim üzerimizde oynansın.En tehlikeli oyun da oynamadığımız oyundur zaten.

Delililk nedir? Elbette dililik kültürel bir kavramdır psikiyatri buna çeşitli isimler koymuştur kendi literatürüne uygun bir biçimde.Şizofreni,katatoni,borderline,dissosiyatif,bipolar,ikipolar üçpolar vs..diye gider.Şimdi bu sınırları kim belirliyor.Kimin deli kimin akıllı olduğuna kim karar veriyor.Akıl ne demek,çoğunlukla aynı şekilde davranan,benzer davranışları sergileyen,tek kişiliği olan,kurallara uyan vb. mi? Buna elbet psikiyatri ve toplumun ortak değerleri karar verecek.Ama ya psikiyatrinin kendisi deliyse.Ya deli dediğimiz insanlar aslında bu oyunu sıkıcı bulduklarından başka oyunlar üretiyorsalar? Ya birinci kişilik onlara yetersiz gelince ikinci üçüncü,dördüncü bir kişilik üretiyorsalar.Ama onlar azınlık oldukları için ve başkalarının yani çoğunluğun oyunlarını oynamadıkları için deli,şizofren,dissosiyatif,falanfilantif sayılıyorsalar? Neyse çok da uzatmayalım,sonuçta bu yazdıklarım da Oğuz Atay’ın deyimiyle hakkımda delil olarak gösterilebilir ve ben de Bakırköy’de bir oyun yüzünden elektroşok’a maruz kalmak istemem.

Oğuz Atay yaşamında anlaşılamamışgillerdendir.Tutunamayanlar’ı zar zor bastırmıştır.En verimli olacak çağında genç sayılacak bir yaşta 40’lı yaşlarda yaşamını yitirmiştir.Tutunamamıştır,Tutunamayanlar’ı yazmıştır,aklı ona “Tehlikeli Oyunlar” oynarken o da yazıp bizim çağımıza yollamıştır.Koca Türk Edebiyatı batının gerisindeyken o bunu siyasi sebeplerden çok kültürel,dilbilimsel,sosyolojik ve psikolojik unsurlara bağlamıştır ve oyununu bunların üzerine kurarak bir çocuksu bilinçaltıyla bilimsel saptamaları gün yüzüne çıkarmıştır.Evet değeri anlaşılamamıştır belki batıda olsa bir “Joyce” nazariyesine bürüyebilirdiler.Daha biz kendi ülkemizde anlayamadık hala anlayamıyoruz.

Oğuz Atay oyunlar oynar.Bunlar tehlikelidir ve genelde Tutunamayanları anlatır romanlarında.İsimlerle oynamayı sever.Tutunamayanlarda Selim Işık,Selim bir kişiliktir,Turgut Özben’in karanlık kişiliğine ışık tutar.Turgut Özben ise hep Öz’benliğini bulma çabası içindedir.Tehlikeli oyunlarda ise Hikmet Benol hep Ben’olma daha doğrusu toplumun belirlediği bir “ben” olma çabasına girmiş ama bir türlü olamamış yeni bir ben ve yeni bir dünya inşa etmiştir.Hikmet kelimesi (tam anlamıyla olmasa da)Felsefe kelimesinin karşılığıdır dilimizde.Felsefe ise “Bilge’lik Sevgi’si demektir.Bilge ile Sevgi karakterleri ise Hikmet Benol’un aşk yaşadığı kadınlardır.İsimlerde dahi böyle oyunlar gizlidir Atay’ın romanlarında.Sonra Selim ve Turgut karakterleri değişmiş bir biçimde bu romanda da kendilerine yer bulur..Ve tüm roman boyunca yüzlerce oyun oynanır hem kendi içinde hem okuyucuyla..Bu oyunlarla kültüre,deyimlere,atasözlerine,yargılara,alaylara,şakalara,küçümsemelere kısacası her şeye mizahi bir yaklaşım vardır.Roman bir metafor yağmuruna dönüşür bir zaman sonra.Anlayabilen için sosyolojik ve psikolojik bir ülke seçeresidir.Gündelik yaşamın aksayan yanlarını,insanların varlıktan hiçliğe doğru gidişini,toplumun insanlara zehrini yavaş yavaş nasıl akıttığını,öldürdüğünü kah güldürüp kah ağlatarak oyunlar içinde anlatır.Aklıma sürekli Jean Paul Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü geldi sürekli ve psikiyatriye olan düşmanlığım.
Lafı çok uzatmak istemiyorum.Kitabın bitmesine de 125 sayfa var.Benim oyunum burda biter roman bitmeden incelemeyi neden yaptın derseniz ben de şöyle diyorum;bu benim oyunum ve burada benim kurallarım geçer.Çok da sıkışırsam Rahmi Vidinlioğlu’nun “Aşk ve Acı” romanındaki yakarmayla cevap veririm;”Size kalsın sahip olduğunuz kocaman dünya,ben oynamıyorum,ben oynamıyorum,ben oynamıyorum….”

Hepinize güzel oyunlar.Ben de kitaba döneyim 
TEHLİKELİ OYUNLAR!
Bir Oğuz Atay klasiği daha.
Ben önsöz okumayı çok severim ama bu kitabın ön sözünde tüm heyecanınızı yerle bir edecek bir spoiler var. Kitaba resmen 1-0 yenik başladım. Hal böyle olunca da hiç okuma hevesi kalmadı bende tabii. Bir hafta belki de iki hafta hiç elime almadığım oldu kitabı. Ama ne olursa olsun kitap gerçekten okutuyor kendini.
Duygular, düşünceler öyle bir anlatılmış ki etkilenmemek elde değil. Düşünce buhranlarının içinde kayboldum ben bir ara hatta.
Koskoca Oğuz Atay'ı da "albayım" kelimesiyle yerle bir ettiler, yanarım yanarım ona yanarım. Ama kesinlikle okuyun, okutun. Sevgilerle!
türk edebiyatının en güzel romanlarından birisi tehlikeli oyunlar. oğuz atay'ın en güzel romanı diyemem, zira oğuz atay romanları arasında seçim yapmak, en güzelini seçmek çok zoru. fakat oğuz atay romanları ülkede tabiri caizse ayağa düşmüştür. insanlar sadece alıntıları okuyarak, hikmet'i bilerek, selim'i bilerek, albayım diyerek, olric diyerek oğuz atay okuduğunu, anladığını iddia ediyor ki bu çok can sıkıcı bir durum.
Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.
Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Oğuz Atay
Sayfa 259 - İletişim yayınları
Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim açıyor.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Tehlikeli Oyunlar
Alt başlık:
Bütün Eserleri 2
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
479
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754702095
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi ilgilenme" yolunu seçiyor. Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini önemli bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 3.702 okur

  • Tuna Yüksel
  • İlyas Tortcu
  • Serdar
  • Onur horoz
  • Nilgün Güzel
  • Naci Sarıtaş
  • Emin ilhan
  • Zeynep Çevik
  • Dogukan
  • Petro Petrovski

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.1
14-17 Yaş
%8.3
18-24 Yaş
%26.1
25-34 Yaş
%31.5
35-44 Yaş
%18.3
45-54 Yaş
%3.8
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.4
Erkek
%42.5

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%60.7 (828)
9
%19.2 (262)
8
%12.1 (165)
7
%4.5 (61)
6
%1.1 (15)
5
%1.2 (16)
4
%0.5 (7)
3
%0.4 (5)
2
%0
1
%0.4 (5)

Kitabın sıralamaları