Geri Bildirim

Tehlikeli OyunlarOğuz Atay

·
Okunma
·
Beğeni
·
25.937
Gösterim
Adı:
Tehlikeli Oyunlar
Alt başlık:
Bütün Eserleri 2
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
479
ISBN:
9789754702095
Kitabın türü:
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi ilgilenme" yolunu seçiyor. Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini önemli bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman.
(Tanıtım Bülteninden)
Oğuz Atay okumak, öylesine kolay bir iş değilmiş… Bunu bir defa daha anladım, zira bundan yıllar yıllar önce “Korkuyu Beklerken” kitabını okumaya yeltendiğimi de hatırlarım; kitaba tekrardan başlarım ve anlayamazsam sinirden deliye dönerim diye kendime yediremediğimden ve korkumdan “Korkuyu Beklemeden” bir arkadaşıma hediye etmiştim.

İşin aslı sinir olmaya, kendine kızmaya, neden ben anlamıyorum demeye hiçte lüzum yoktur. Çünkü Oğuz Atay’ı anlamak bir yaşanmışlık, bir görmüş geçirmişlik, bir sevgili geçmişi, bir dost kazığı, bir aile iç çatışması hülasa bir hayat tecrübesi gerektirir. Bu sebeple her kitabın bir zamanı olduğunu düşünürüm. Şayet çok kitap okuyorsak biliriz ki, sabretmek kitap okumanın en büyük getirisidir. Kitap okuyan insanlar sabırlıdır, anlayışlıdır… Ve her kitabın sonunda sabır taşımızın az biraz daha büyüdüğünü fark etmeyenimiz yoktur; Anlamıyorsan, küsme! Unutma ki vakti henüz gelmemiştir.

Tehlikeli Oyunları oldukça uzun bir zaman dilimine yayarak okumamın sebebi Oğuz Atay’ın fikirlerinin, düşüncelerinin ve hayatı sorgulamasının bendeki hazmının kolay olmamasındandı. Her bir lokmada en hafif tabiri ile kontrpiyede kalıyordum desem yeridir. Sürekli bir ters köşeler, oyunlar, şakalar derken bir de baktım ki gerçek hayattan kendimi soyutlayıp Oğuz Atay’ın kurguladığı dünyada soluk alıp veriyorum. Ah ne oldurdu sanki o dünyada yaşasaydık da Oğuz Atay’ın o edebi havasını ciğerlerimizde solusaydık ya da kullandığı kelimelerin gücüne yaslanarak hayata karşı daha dik durabilseydik…

Maskeler. Zannediyorum ki; bir insanın salt benliği ile gündelik hayatını idame ettirmesi insanlarla dolu bir dünyada pekte olanağı olmayan bir varsayım olurdu. Düşünsenize yüzünüze tatlı, ardınızdan çamur sıçramış düşüncelerini söyleyen insanların maskesiz yani ardınızdaki yüzleri ile var olduklarını. İşte bu sebeple azizim, hiçbirimiz maskesiz yaşayamayız karşımızdakinin çamurunu görerek bizim takmış olduğumuz maskeler de buna dahildir. Oğuz Atay’ın o müthiş saptaması gibi “Başkası gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi.”

Peki kitap ne anlatmaya çalışıyor bize? Hani hayatımızın çoğu evresinde karşımıza çıkan bir seçim canavarı vardır ve her daim, “Ya ben, Ya o… seç birini?” Der de seni iki arada bir derede bırakır ya. Hah. İşte kitap, o arada kalmış bir insanın hayatını anlatıyor tüm gerçekliğiyle. Üç katlı bir binanın orta katında kalmış adamı, para uzatan yolcu ile şoför arasında kalmış adamı, iki kadın arasında kalmış adamı ve aynı zamanda insanımıza kızarken bir yandan da reçetesini yazmayı ihmal etmeyen o koca yürekli adamı anlatıyor.

Oğuz Atay, hayata, bireye, ilişkilere dair o kadar yerinde saptamalar yapıyor o kadar güzel yorumlar getiriyor ki hayran olmamak elde değil. Hayatını evrelere ayırıp, Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yaptığı gibi kişilik paradoksları ve analizleri ile kitabın en top noktasına bizleri ulaştırırken orada saygı duruşuna geçmek mecburiyetinde hissedeceğinizden eminim.

Önünde saygıyla eğiliyorum. Büyüksün Üstad.
TEHLİKELİ BİR OYUN MU BU OYNADIĞIMIZ?
"Bütün hayatımı kelimeler uğruna harcadım, içi boş kelimeler uğruna. Kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden onlarla oynadım. Oyunları da kelimelerin içinde tutukladım."(Tehlikeli Oyunlar, s.448)
“Tehlikeli Oyunlar”ı araya pek çok kitabı da sığdırarak ve uzun bir ara vererek tam 32 günde bitirmişim. Ben saymadım günleri de 1000 Kitap benim yerime sayıyor:) Kitabı bitirip alıntılarımı gözden geçirip bir şeyler yazmak istediğimde A4 boyutunda yaklaşık yedi sayfalık bir alıntı biriktiğini fark ettim. 1000 Kitap’a gelip alıntı eklemeye başlayınca fark ettiğim bir husus var: Bazı kitaplar öyle dolu ki elinizden gelse kitabın her sayfasından alıntı yapmak istiyorsunuz. Hatta bence bazı kitaplar öyküsünden çok cümleleri, dili ve üslubu için okunuyor. “Tehlikeli Oyunlar” da tıpkı Atay’ın diğer kitapları gibi –Bir Bilimadamının Romanı hariç- satır satır alıntılanabilecek dolulukta.
"Peki bu kitap ne anlatıyor?" diye soracak olsak herhalde aşağı yukarı kitabı okuyan herkes “Hikmet Benol ismindeki bir adamın hayatından kesitler” cümlesinde hemfikir olacaktır. Kitapta Hikmet’in evliliğinden, karısı Sevgi’den, sevgilisi Bilge’den, komşularından, arkadaşlarından kısacası bir bireyin sıradan günlük yaşamından bahsediliyor. Peki Hikmet Benol mühim bir adam mıdır? Cevabımız kocaman bir “hayır” olacak. Peki Oğuz Atay nasıl oluyor da sıradan bir adamdan 476 sayfalık hacimli bir roman çıkartabiliyor? Üstelik bu roman hemen her satırıyla dolu dolu ve her satırıyla okunmaya değer olabiliyor? O da Oğuz Atay farkı diyebiliriz. Oğuz Atay’ın ironik dili kitabın her satırına sinmiş durumda. Zaman zaman kendine göndermeler yapıyor ki bence bu göndermelerden en güzeli şu satırlar:
"Beni okumayı sakın ihmal etmeyin, bütün kitapçılarda bulunuyorum, bu herif de ne konuştu -deli midir nedir- böylesini de hiç görmemiştim şekerim adam bir türlü susmak bilmiyor demeyin arkamdan olur mu?"(s.319)
"beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım..." (s.318)

Oğuz Atay’ın sağlığında kıymetinin pek bilinmediğini, “Korkuyu Beklerken” hikaye kitabının sonunda “Ben burdayım sevgili okuyucu sen nerdesin?” cümlesiyle okuyucusuna seslendiğini düşündüğümüzde bu satırlar daha da anlam kazanıyor. Zira her yazar okunmak ister. Bu bağlamda Oktay Akbal’ın 1977 yılında yaptığı şu değerlendirmeler Oğuz Atay’ı anlamak için okur olarak üstümüze düşenleri de ifade ediyor:
“Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarla çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kentsoylu bir aydının tüm duyarlığı, iç muhasebesi, kendi kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var…”(Cumhuriyet, 19 Aralık 1977)

Kitaba inceleme yazmak için alıntılarımı gözden geçirdiğimde oyun kelimesinin hem benim alıntılarımda hem de kitabın genelinde bir leit motif şeklinde sıklıkla tekrar edildiğini fark ediyorum. İşte içinde oyun geçen alıntılardan birkaçı:
"Yarın için senden iyi oyunlar yazmanı, yazdığın gibi, içinden geldiği gibi oynamanı bekliyoruz." (s.56)
"Birlikte oynuyoruz. Bu arada anılarımla da oynamama izin verir misiniz albayım? Oyunlar yazmayacak mıydık albayım? Aklıma takılan anılardan kurtulmama yardım etmeyecek miydiniz?" (s.45)
"Ben de bir zamanlar başını hatırlayıp sonunu unuttuğum, bazı cümlelerini aklımda tuttuğum bir ya da birkaç oyunda, küçük rolleri oldukça başarısız yorumlamıştım; seyircinin baskısı yüzünden, rolümü değil kendimi hissetmiştim." (s.60)
"Oysa ben bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum." (s.62)
Kimse rolünü ezberlememiş. Bu ne biçim tiyatro? (s.459)
"Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim(...)Oynadıkları oyunu hiç anlamıyorlardı. Yaşamak istiyorlardı; en çok buna kızıyordum. "(s.63)
"Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız." (s.147)
"Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yalvarıp yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız. Gerçekleri rüya yapmalıyız."
"Her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım." (s. 398)

Alıntıları ve kitabın tamamını düşündüğümüzde Oğuz Atay’ın genelde aydın insanın yalnızlaşmasını, bireysel sorunlar içinde boğulmasını, tutunma çabalarını anlattığını söylemek mümkün. Özelde ise Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış arafta bir Türk aydını anlatılıyor. Hikmet Benol bir Bozkırkurdu belki ama bir taraftan da Atay onunla; Türk aydınının modernleşme macerası içerisinde kendisini tam olarak bir yere ait hissetmeyen arada kalmışlığını, yalnızlığını çeşitli oyalanma vasıtaları bularak dindirmeye çalışmasını –kadınlar, oyunlar, arkadaşlar, içki vs.- ama son kertede kendi kendisine yenik düşmesini anlatıyor. Hikmet Benol diğer taraftan "Siz ona bakmayın; hiçbir işte tutunamamıştır." (s. 429)cümlesinde ifade edildiği gibi bir tutunamayan aslında...
Kitapta tersten bir isim sembolizasyonu yapıldığı da görülüyor. Hikmet, isminin aksine kendine bile faydası olmayan bir adam. Karısı Sevgi’de sevgiyi değil sevgisizliği buluyor. Bilge de romanın pek çok böümünde de geçtiği gibi felsefe okumuş olmasına rağmen Bilgelikten pek nasibini almamış.

Tehlikeli Oyunlar gerek altı çizilesi cümleleriyle, gerekse asırlık yaralarımıza yaptığı nazik, ironik tespitlerle okunası bir kitap. Hayatı bir oyun olarak görmek yaraları hafifletir mi derseniz Oğuz Atay bu sorunun cevabını Hikmet Benol üzerinden veriyor. Sürprizi bozmamak adına bu sorunun cevabını kitaba bırakıp herkese oyunla gerçeği dozunda yaşadığımız, hakiki manada dolduğumuz ve doyduğumuz yaşanılası hayatlar temenni ediyorum. İyi okumalar…

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...n-mu-bu-oynadigimiz/

TEHLİKELİ OYUNLAR'IN TİYATROSU HAKKINDAKİ YAZIMI OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nusmesini-seyretmek/

Benzer kitaplar

Kitabı okuyalı tamı tamına 5 ay oldu. Ama ben inceleme yapma yetisini daha yeni görüyorum kendimde. Ne cesaretle gidip elime bir Oğuz Atay kitabı almıştım, nasıl okumuştum bilmiyorum, sanki bir hayalden ibaret her şey.
Kitapta her şey o kadar belirsizdi ki, kitabı okudum mu, yoksa bir film izledim de onun repliklerini mi hatırlıyorum, yoksa Hikmet diye birini rüyamda gördüm de oradan mı hatırlıyorum (ne alakaysa) hiç bilmiyorum. Ama gerçek şu ki, bu kitaba inceleme yapamamak içimde bir yaraydı,bir türlü kendimi yetkin göremedim.. Ve sonunda o yarayı bugün iyileştirmeye karar verdim.

Hikmet'in kitapta yaşadığı hayatın hangi bölümü gerçekti anlayamadım, hiç de anlayamayacağım. Aslında düşündüğüm kısmı o değil, zaten mesele o da değildi. Mesele bir insanın kendini anlatamamasıydı. Mesele, bir insanın bağıra çağıra kendini anlatmaya çalışması, ama bir kişinin bile zahmet edip, ona onu anladığını hissettirmemesiydi. Mesele toplumdan soyutlanmış bir insanın kendi içiyle konuşmasıydı. Belki kendi içindeki, kendini anladığını sandığı bir karakter oluşturup, kendini topluma kabul ettirmeye çalışmasıydı kim bilir... Oğuz Atay bu, kim tam manasıyla iç dünyasını, yazdıklarını, hislerini çözebilir ki?

Kitapta meşhur Albayımız'dan başkası Hikmet'i anlamamaktadır. Hatta daha sonraları kendini anladığını sandığı, sevgilisi, yüreğini, düşüncelerini, yatağını, dünyasını paylaştığı kişinin bile kendisini anlamadığını görünce büyük bir buhrana tutulmuştu Hikmet.
Aslında insanlar gerçekten bizi anlamazdı. Hatta belki bizi kendi içimizdeki biz bile anlamazdık. Çünkü Albay bile Hikmet'i anlamıyordu çoğu zaman. Madem ki Albay, Hikmet'in içindeki kendini anladığını düşündüğü,her şeyini paylaştığı kişiydi, o bile onu anlamıyorsa kimse anlamazdı. Ne önemli şeydi anlaşıldığını hissetmek, topluma mâl olmaktı, toplumun bir parçası olmak, kendini değerli hissetmekti...

Bazen ben de yaparım, deli deli konuşurum insanlarla, zaten bilirim beni anlamayacaklarını. Kitapta da çoğu kez, ne çok konuşuyor diye kızarlardı Hikmet'e, kendini anlatma çabasını boş görürlerdi. Değersiz bir varlıkmış gibi davranırlardı. Aynı davranışları ben de etrafımdaki kişilerden gördüğümde ben de aynı şeyleri yaparım Hikmet gibi ve yine onun gibi, bundan hiç utanmam. Utanması gereken onlardır çünkü. Bir insana verdikleri değerle kendilerine verdikleri değer aynıdır, çünkü aynı hamurdandır ikisi de. Birine nasıl davranıyorsa insan, kendi içindeki kendine de öyle davranır çünkü.

Ben Hikmet'te kendimi buldum. Yaşadığım toplumsal problemlerimi, yalnızlığımı, anlatamadığım dertlerimi, kendi deliliğimin haklı sebeplerini, kısacası tamamıyla bir "ben"i.

Kitabı okuduktan sonra, biraz hazmetmeyi beklemenizi öneririm inceleme yapmadan, çünkü 5 ay içinde Hikmet'le o kadar benzer olaylar yaşadık ki, uzaktan durup kendimi izleme fırsatı buldum kendimde, onun için bu şekilde kitabı hazmetmem açısından daha faydalı oldu. Kitabı hayatımın tam ortasında hissettim. Sanki kendimden bir parça gibi...
Daha çok şey söylemek istiyorum aslında ama, yazamıyorum. Ne kadar zormuş... Oğuz Atay okumak, anlamaya çalışmak, hayatında onu bulmaya çabalamak, ne kadar zormuş...

Bu zorluğa talip olanları, kitabın mahzenlerine davet ediyorum.
Oğuz Atay'ı tavsiye ediyorum demek gibi bir terbiyesizliğe elbette kalkışmayacağım. Oğuz'cum Atay'ı tavsiye etmeyeceğim de kimi edeceğim. Güneşli günler, keyifli okumalar dostlar...
Zor.Oğuz Atay'ı okumak tam olarak da böyle. Oğuz Atay zor ama okuyup anlayana o kadar güzel ki! İnsanı kendini bulmaya yöneltiyor. Hatta insana kendini bulduruyor. İnsandaki içsel hesaplaşmanın sonucunun ve kazananınını belirlemeye yarıyor denilebilir. Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar, Korkuyu Beklerken kitaplarını okudum. Geriye kalanını da okumak için heyecanla bekliyorum.
Size de oluyor mu bilmem. Ne zaman bir yolculuğa çıkacak olsam, yolculuk arefesinde tuhaf bir gerginlik olur üzerimde. Yolda nelerle karşılaşağım, yolculuk nasıl geçecek, yolun sonuna sağ salim varabilecek miyim? Yaşamadan cevabını bulamayacağım bu sorular gerer beni. Bir kitaba başlamadan önce de aynı gerginliği hissederim üzerimde. Ama yine de okuma süreci boyunca heyecanımı diri tutmak için roman içeriğini öğrenmemeye çalışırım.

Oğuz Atay’ın tarzına Tutunamayanlar’dan aşinayım aslında. Bu yüzden, önceden nereye varacağımı bildiğim bir yolcuğa, bu sefer farklı yollardan gideceğim hissiyatıyla başladım Tehlikeli Oyunlar’a; beni yer yer umutların, yer yer hayalkırıklıklarının, yer yer yükselişlerin, yer yer de dibi görmelerin beklediğini bilerek.

Kitap Oğuz Atay’ın deyimiyle “önsöz Amca” olarak Cevat Çapan’ın önsözüyle açıyor gözlerini size. Cevap Çapan, elimizde tuttuğumuz kitabı okumak üzere olduğumuz için ne kadar şanslı olduğumuzdan bahsediyor. Kitabı bitirdikten sonra, hatta okuma sürecinde sizin de üzerinizde hakim olacak “kaliteli kitap okuma coşkusu” sebebiyle olsa gerek, dayanamamış, spoiler patlaması yaşamış sanki biraz ama olsun. Hevesimizi kırmıyoruz.

Oğuz Atay ilk kitabı Tutunamayanlar’daki gibi bu kitabını ithaf ettiği kişi; Sevin Hanım. (Sevin Seydi) Sevin Hanım,-kısa bir dönem de olsa- Oğuz Atay’a derin dokunuşlar yapan; hem özel hayatında hem yazın hayatında, ona yoldaş olmuş ve birikimleriyle onu beslemiş en değerli şahsiyet. Bu yüzden kitabı okurken karakterlerde yazarın birebir kendi hayatından ve Sevin Hanım’la olan ilişkisinden izler görmeniz mümkün. (Kitabı okumadan önce yine geniş çaplı bir Oğuz Atay biyografisi okumanızı tavsiye ederim.)

İşte başlıyoruz. Bu sefer ana karakterimiz Hikmet Benol. Kimdir bu Hikmet Benol diyecekseniz 2. Selim Işık diyebiliriz aslında. Yahut Selim Işık’ın genişletilmiş versiyonu. (bkz. Hikmet I, Hikmet II, Hikmet IV vs. ) Hikmet taşrada doğup büyümüş, ardından büyükşehire yerleşmiş, üniversite eğitimi almış, topluma göre kendini daha üst seviyelerde yetiştirmiş aydın bir insandır. Bir arkadaşı vasıtasıyla Sevgi ile tanışır. Evlenirler. Ancak Hikmet bu evlilikten umduğunu bulamaz. Nereye elini uzatsa hayatında bir tutunamamazlık bir kaybediş başlar ”…Bu yüzden de kaybediyorduk. Zaten hangi yüzden kaybetmiyorduk ki?” Bunu kavradığı anda artık tüm bir karmaşadan, iç savaşlardan sıyrılıp bir gecekonduya yerleşir. Amacı; gerçek hayatında kazanamadığı oyunları, şimdi kendi yazdığı oyunlarla alt ederek, insanların burunlarından getirmek; ölmek değil, vicdan azabı rolünde yaşamaktır.

Kitapta geçen kurgu boyunca Hikmet’in inişlerini çıkışlarını görüyoruz; Sevgi’ye sitemi, Sevgi’ye özlemi. Bilge’ye sevgisi, Bilge’ye öfkesi. Kendine acıması, kendini haksız buluşları. Hep bir keşke, belki, oysa üçlüsü arasında dolanır durur Hikmet. Bu süreçte en yakın arkadaşı, derttaşı, yer yer akıl hocası Emekli Albay Hüsamettin Bey’dir. Hikmet, bunca yıl içinde damla damla biriktirdiği barajının kapaklarını albayına açar. İşte o zaman bizim (okuyucu) için ıslanma hatta bazen boğulma bölümleri başlıyor demektir.
İşte böyle bir hikayenin üzerine kurulmuş Tehlikeli Oyunlar. Bazen sayfalarında ıslak ıslak gezinirken, bazen aniden geliveren sert bir dalgayla boğuluveriyorsunuz. (Yanda mendil bulundurmak şart.) Ben, okurken bir ara bu derinliğe dayanamadım hakikaten. Kulaç atmaktan yoruldum. Birkaç gün okumaya ara verip, hikayeyi sindirerek okumaya devam ettim.

Oğuz Atay, karakterleri ve tipleri bu sefer öyle güzel doldurmuş ki, en önemsiz görünen karakter bile, bir anda sizi size anlatan bir hale bürünebiliyor. Anlatım yüzeysel görünmekle birlikte çok derin ve içten. Ben kitabı, Tutunamayanlar'a göre daha düzenli gördüm. Tutunamayanlar'ı okurken anlatıcının keskin geçişleri beni konudan yer yer koparmıştı. Özellikle bilinç akışı yöntemiyle anlatılan bölümlerde "şimdi anlatma sırası kime geçti ki?" diye tekrar tekrar dönüp okumak zorunda kalmıştım. Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'da bilinç akışı yöntemini çok daha derli toplu kullandığını görüyoruz. Özellikle Hikmet'in kendisiyle konuşurken yaşadığı iç çatışmalar benim en keyif aldığım kısımlar oldu sanırım. (Kendi kendiyle konuşurken kendini haklı çıkarıp, kendi ağzının payını verme zevkini yine kendinden başkasına bırakmayan bizden değildir. :)) kullandığı ironik dil sizi gülümsetirken, içten içe canınızı yakıyor. Karaktere göre bölüm dizilimi de oldukça iyi yerleştirilmiş. Bir bölümde Sevgi’ye deli gibi kızarken Sevgi’li bölüme geçince: Aslında… deyip kalıyorsunuz. Nacizane benim yüreğimi en çok vuran kısımlardan biri Sevgi’nin hikayesinin anlatıldığı bölüm oldu.

Hasıl Tutunamayanlar’la kıyaslarsak Tehlikeli Oyunlar her yönüyle beni en deli köşemden vurdu diyebilirim. Okuma sürecinde yaşadığım duygu yoğunluğuna dayanamayıp, kitabı baştan sona alıntılama düşüncesine kadar vardırdım kendimi.

Biliyorum çok uzun oldu. Ama yazamadığım, paylaşamadığım onca çok şey var ki kitapla ilgili. Anlatmaya çalışsam, kelimeler anlamını yitiriyor. Hikmet haklı galiba albayım; kelimeler, kelimeler bazı anlamlara gelmiyor.
Karakterimiz Hikmet Benol’un gerçek mi kurgu olduğu belirsiz yaşamını anlatan bu eserin yazıldığı yıllarda Atay’ın içinde bulunduğu durumu düşününce roman daha bir anlam kazandı zihnimde. Bu yıllarda (71-73) yazarın eşiyle ayrılmasının ardından uzun süre birlikte yaşadığı Sevin Seydi’nin de kendisini terketmesi üzerine Beyoğlu’ndaki evine kapanıp sürekli yazdığı bilinmektedir. Kitabı okuyunca yazarın içine düştüğü umutsuz ve mutsuz ruh hâlinin Hikmet Benol karakterine yansıması bariz görülüyor. Zira Hikmet tek bir vücutta birçok farklı kişiyi barındıran, bu farklı kişilikler arasında bazen boğulan, sürekli zihninde kendine ve başkalarına dair oyunlar yazarak yazarak bunlara kendini kaptıran, yaşadığı hayatın bu oyunlardan biri mi yoksa gerçek mi olduğunu algılayamayan, gelgitler içinde savrulan ve sonunda silinip giden bir tutunamayandır. Tutunamayanlar kitabında tanıdığımız Selim ile bu eserdeki Hikmet fazlasıyla benzer karakterler. Kitabı okurken bir süre sonra Hikmet’in etrafında yer alan karakterlerin varlığını sorgulamadan edemiyor insan. Hikmet hayal dünyası ile gerçeklik arasına o kadar sıkışıp kalmış ki; okuyucu ister istemez “Sevgi, Albay Hüsamettin, Bilge, Nurhayat Hanım ve dahası acaba var mıydı?” diye durup düşünüyor. En azından ben böyle hissettim. Tutunamayanlar’ı okuduysanız ve sevdiyseniz eğer bu kitaba da tutunacağınıza şüphe yok. Çünkü uzun paragraflar, iç hesaplaşmalar, gerçek ve hayal, insanı farklı alemlere taşıyan diyaloglar iki eserde de karşımıza çıkıyor. Tehlikeli Oyunlar’da yer alan tiyatro eserleri beni hayrete düşürdü. Her sayfada oyun içinde oyun karşılıyor okuyucuyu. Kitap içinde farklı kitaplar okuyormuş hissine kapıldım bir ara. En ilginci de bu kadar karmaşık oyunun nasıl bu kadar düzenli yazılabildiği. Bu da kuşkusuz Atay’ın ince mizah ve derin üslubunun yansıması. Bu yetenek kitabı her okuyana farklı şeyler düşünme ve hissetme imkânı sunuyor. Demem o ki; bol aksiyonlu, bir çırpıda biten bir roman okumaksa niyetiniz yanlış yerdesiniz. Hayal ve gerçeği sorgulamak, farklı dünyalarda ağır adımlarla ama bir o kadar da edebi bir serüven yaşamak istiyorum derseniz Tehlikeli Oyunlar doğru bir seçim. Şimdiden keyifli okumalar. :)
Hayat kimine göre şakaya gelmez,kimi de bir oyun olarak görür hayatı.İsmet Özel der ki;benim elbet bir bildiğim var;”Hayat saçma sapandır” Oscar Wilde ise “hayat bir sahnedir,roller kötü dağıtılmış” diyerek özetler.Profesör john Nash ise barda bir kadını tavlamaya çalışırken mevcut durumu bir oyun olarak görür ve herkesin güzel kadına yöneldiğini görüp diğer kadınların sobelenmeye daha yatkın olduğunu keşfederek ,bu durumdan ilham alarak “Oyun Teorimi”ni icat eder ve ilerde bu sayede Nobel alır.Bir şair,bir yazar,bir matematik profesörünü tek bir çatı altında birleştirip inceleme adlı bir oyun oynayalım ve adı da “Tehlikeli Oyunlar” olsun.Diğer oyunlarda birileri piyon birileri vezir birileri şah olsun.Biz de tahta olalım oyunlar bizim üzerimizde oynansın.En tehlikeli oyun da oynamadığımız oyundur zaten.

Delililk nedir? Elbette dililik kültürel bir kavramdır psikiyatri buna çeşitli isimler koymuştur kendi literatürüne uygun bir biçimde.Şizofreni,katatoni,borderline,dissosiyatif,bipolar,ikipolar üçpolar vs..diye gider.Şimdi bu sınırları kim belirliyor.Kimin deli kimin akıllı olduğuna kim karar veriyor.Akıl ne demek,çoğunlukla aynı şekilde davranan,benzer davranışları sergileyen,tek kişiliği olan,kurallara uyan vb. mi? Buna elbet psikiyatri ve toplumun ortak değerleri karar verecek.Ama ya psikiyatrinin kendisi deliyse.Ya deli dediğimiz insanlar aslında bu oyunu sıkıcı bulduklarından başka oyunlar üretiyorsalar? Ya birinci kişilik onlara yetersiz gelince ikinci üçüncü,dördüncü bir kişilik üretiyorsalar.Ama onlar azınlık oldukları için ve başkalarının yani çoğunluğun oyunlarını oynamadıkları için deli,şizofren,dissosiyatif,falanfilantif sayılıyorsalar? Neyse çok da uzatmayalım,sonuçta bu yazdıklarım da Oğuz Atay’ın deyimiyle hakkımda delil olarak gösterilebilir ve ben de Bakırköy’de bir oyun yüzünden elektroşok’a maruz kalmak istemem.

Oğuz Atay yaşamında anlaşılamamışgillerdendir.Tutunamayanlar’ı zar zor bastırmıştır.En verimli olacak çağında genç sayılacak bir yaşta 40’lı yaşlarda yaşamını yitirmiştir.Tutunamamıştır,Tutunamayanlar’ı yazmıştır,aklı ona “Tehlikeli Oyunlar” oynarken o da yazıp bizim çağımıza yollamıştır.Koca Türk Edebiyatı batının gerisindeyken o bunu siyasi sebeplerden çok kültürel,dilbilimsel,sosyolojik ve psikolojik unsurlara bağlamıştır ve oyununu bunların üzerine kurarak bir çocuksu bilinçaltıyla bilimsel saptamaları gün yüzüne çıkarmıştır.Evet değeri anlaşılamamıştır belki batıda olsa bir “Joyce” nazariyesine bürüyebilirdiler.Daha biz kendi ülkemizde anlayamadık hala anlayamıyoruz.

Oğuz Atay oyunlar oynar.Bunlar tehlikelidir ve genelde Tutunamayanları anlatır romanlarında.İsimlerle oynamayı sever.Tutunamayanlarda Selim Işık,Selim bir kişiliktir,Turgut Özben’in karanlık kişiliğine ışık tutar.Turgut Özben ise hep Öz’benliğini bulma çabası içindedir.Tehlikeli oyunlarda ise Hikmet Benol hep Ben’olma daha doğrusu toplumun belirlediği bir “ben” olma çabasına girmiş ama bir türlü olamamış yeni bir ben ve yeni bir dünya inşa etmiştir.Hikmet kelimesi (tam anlamıyla olmasa da)Felsefe kelimesinin karşılığıdır dilimizde.Felsefe ise “Bilge’lik Sevgi’si demektir.Bilge ile Sevgi karakterleri ise Hikmet Benol’un aşk yaşadığı kadınlardır.İsimlerde dahi böyle oyunlar gizlidir Atay’ın romanlarında.Sonra Selim ve Turgut karakterleri değişmiş bir biçimde bu romanda da kendilerine yer bulur..Ve tüm roman boyunca yüzlerce oyun oynanır hem kendi içinde hem okuyucuyla..Bu oyunlarla kültüre,deyimlere,atasözlerine,yargılara,alaylara,şakalara,küçümsemelere kısacası her şeye mizahi bir yaklaşım vardır.Roman bir metafor yağmuruna dönüşür bir zaman sonra.Anlayabilen için sosyolojik ve psikolojik bir ülke seçeresidir.Gündelik yaşamın aksayan yanlarını,insanların varlıktan hiçliğe doğru gidişini,toplumun insanlara zehrini yavaş yavaş nasıl akıttığını,öldürdüğünü kah güldürüp kah ağlatarak oyunlar içinde anlatır.Aklıma sürekli Jean Paul Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü geldi sürekli ve psikiyatriye olan düşmanlığım.
Lafı çok uzatmak istemiyorum.Kitabın bitmesine de 125 sayfa var.Benim oyunum burda biter roman bitmeden incelemeyi neden yaptın derseniz ben de şöyle diyorum;bu benim oyunum ve burada benim kurallarım geçer.Çok da sıkışırsam Rahmi Vidinlioğlu’nun “Aşk ve Acı” romanındaki yakarmayla cevap veririm;”Size kalsın sahip olduğunuz kocaman dünya,ben oynamıyorum,ben oynamıyorum,ben oynamıyorum….”

Hepinize güzel oyunlar.Ben de kitaba döneyim 
TEHLİKELİ OYUNLAR!
Bir Oğuz Atay klasiği daha.
Ben önsöz okumayı çok severim ama bu kitabın ön sözünde tüm heyecanınızı yerle bir edecek bir spoiler var. Kitaba resmen 1-0 yenik başladım. Hal böyle olunca da hiç okuma hevesi kalmadı bende tabii. Bir hafta belki de iki hafta hiç elime almadığım oldu kitabı. Ama ne olursa olsun kitap gerçekten okutuyor kendini.
Duygular, düşünceler öyle bir anlatılmış ki etkilenmemek elde değil. Düşünce buhranlarının içinde kayboldum ben bir ara hatta.
Koskoca Oğuz Atay'ı da "albayım" kelimesiyle yerle bir ettiler, yanarım yanarım ona yanarım. Ama kesinlikle okuyun, okutun. Sevgilerle!
Uzunca bir süreden sonra, hiçbir kitap beni bu kadar etkilememişti. Tehlikeli Oyunlar, herkesin okuyabileceği ama kavrayamayacağı, kitaplardan biri. Hikmet'in; değişik bir yaşayışı vardı. Herşeyi oyuna çevirme huyunu çok sevdim. En çok Emekli Albay Hüsamettin Tambay'ı kendisine yakın görüyor ve hep ona dert yanıyordu, albayı her ne kadar delireceksin diye söylense de kimseyi dinlemeyip, kendi bildiğini okudu. Hepimizin yapması gerektiği gibi ve herkesin yapamadığı...
Ne kadar anlatsak bile bir insan hiçbir zaman tüm içindekileri dökmüyor, dökemiyor. Kitabın sonu beklemediğim gibi olmadı. Hikmet'in sonunu az çok tahmin edebiliyordum. Ah Hikmet anlaşılsaydın da sonun böyle bitmeseydi. Bitmemeliydi.
Ve "Kelimeler, albayım bazı anlamlara gelmiyor"... Gelemiyor...
Eksikliklerin başkahramanı Hikmet; yarım kalmaların, kaybetmelerin... Kitapla ilgili pek çok alıntıyı okumuştum daha önceden ama hiç okumaya yeltenmemiştim. Hep, sadece ben mi kendi içimde bu kadar çok konuşma yapıyorum? diye düşünürdüm,farkettim ki bir de Hikmet Benol varmış. Bir de iç konuşmalarımızla kendi kendimize dalga geçebilmemiz tam yerinde oldu. :) Hayatımızda her şey bir bütün olarak devam etsin diye çabalıyoruz ama bazen de parça parça dağılıyoruz. Hikmet'in yaşayamadığı sevinçli günlerin üzüntüsü var içimde. Kitapta o kadar çok toplumumuzla ilgili tahliller yer alıyor ki Hikmetle oturup karşılıklı dertleştim çoğu zaman. Hatta yazdığı oyunda ben de yer alabilseydim keşke dedim. Doğu ve Batı kavramlarını kullanmasını bir karşı koyma olarak değerlendiriyorum. Düşünmek, düşünmek, düşünmek... Uzun uzun düşünmek lazım. Kendimizi gerçekten tanıyor muyuz?Yoksa gerçek, sadece başkalarının bize uyguladığı bir ölçü mü? Hikmet belki Sevgi ile mutlu bir beraberlik yaşayamadı ya da Bilge'ye kendini pek ifade edemedi ama bize düşündürmeyi başardı. Descartes düşündükçe var oldu onun deyimiyl, biz de madem yok olalım...
Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.
Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Oğuz Atay
Sayfa 259 - İletişim yayınları
Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim açıyor.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Tehlikeli Oyunlar
Alt başlık:
Bütün Eserleri 2
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
479
ISBN:
9789754702095
Kitabın türü:
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi ilgilenme" yolunu seçiyor. Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini önemli bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 2.967 okur

  • Berk Deniz
  • Rüzgar ESEN
  • Müslüm Büyükoğlu
  • melisa güden
  • Hakan Şahin
  • Çağkan
  • Oğuzhan kaya
  • Hasan Şahin
  • Umut Akyürek
  • Cesur Kır

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.2
14-17 Yaş
%7.3
18-24 Yaş
%27
25-34 Yaş
%33.1
35-44 Yaş
%18.3
45-54 Yaş
%4.4
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%56.9
Erkek
%43

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%60 (692)
9
%19.2 (221)
8
%12.3 (142)
7
%4.9 (56)
6
%1.1 (13)
5
%1.2 (14)
4
%0.6 (7)
3
%0.4 (5)
2
%0
1
%0.3 (4)

Kitabın sıralamaları