Oğuz Atay

Oğuz Atay

Yazar
9.0/10
19,1bin Kişi
·
63,6bin
Okunma
·
14,4bin
Beğeni
·
250,4bin
Gösterim
Adı:
Oğuz Atay
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İnebolu, Kastamonu, Türkiye, 12 Ekim 1934
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 13 Aralık 1977
Oğuz Atay (1934; İnebolu, Kastamonu - 13 Aralık 1977, İstanbul), Türk yazar

Babası, VI., VII dönem Sinop, VIII. Dönem Kastamonu Milletvekilliği yapan Cemil Atay'dır. 1951'de bugünkü adı TED Ankara Koleji olan Ankara Maarif Koleji'ni, 1957'de de İTÜ İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. Üç yıl sonra İDMMA İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi) İnşaat Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ın 1971-72'de yayınlanmasından sonra, önemli bir tartışmanın odak noktası oldu. Bu romanıyla 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazandı.

Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.

Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973'te yayınladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Hikâyelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan 13 Aralık 1977'de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi.

Öldükten sonra 1987'de Günlük, 1998'de ise Eylembilim adlı kitapları yayımlanmıştır. Sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı bile yapamayan Atay'ın kitapları ölümünden sonra büyük ilgi gördü ve defalarca basıldı. Yıldız Ecevit'in hazırladığı Oğuz Atay biyografisi Ben Buradayım... 2005 yılında yayınlandı. Türk edebiyatında yazdığı Tutunamayanlar ile post-modern tarzda eser veren ilk yazar Oğuz Atay'dır.

Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka,kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.
Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim" dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda..."
''Kitapçıların ve çiçekçilerin bazı özellikleri olmalıdır Olric. Gelişigüzel insanlar bu mesleklerin içine girmemeli. Kitaplar ve çiçekler özel itina isteyen varlıklardır. Ne yazık, bu meslekler de artık olur olmaz kimselerin elinde, sattıklarıyla ilgileri olmayan kişilerin. Durmadan kitaplara ve çiçeklere eziyet ederler, onlara nasıl davranılacağını bilmezler. Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli...''
Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.
724 syf.
·73 günde·Beğendi·9/10
"Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayalım..

En çok yarım bırakılan kitaplar arasında 1, En çok okunacak kitaplar arasında 3. sırada olması bile bir çelişki teşkil etmiyor mu? Meraklanıp, kitaba başlayıp, kitaba tutunamayanlar: (Selim olsa hepinizden tiksiniyorum derdi :)) )

Kitap hakkında fikir ve naçizhane tavsiyelerime gelirsek:
1. Kitaba korku ile başlamayın ( "Yok bu kadar insan iyi kitabı neden yarım bıraksın ki?" gibi)
2. Hiçbir olumsuz yorum sizi yıldırmasın;
3. Kitabın kalınlığı, sayfa sayısı gözünüzde dağ olmasın;
4. Kitaba başlamadan önce akıcı bir roman olacak diye düşünmeyin;
5. Ve sonda yeni ve hiç bilmediğin türden kapılar açmak senin elinde..

İlk başlarda okuduğumda biraz afallamıştım. Bir çok okurun dediği "anlaşılmamazlık, akıcılık" kısmı bende yoktu. Ama bunlar güzel günlerimdi. Kitap bir yerden sonra karmakarışık olmaya başladı. Karakterler belleğimde kayboldular. Kitabın gelgitleri beni yormaya başladı. Okuduğum kısımların üzerinden iki kere geçmek zorunda olduğum bile oldu.

Sonra yavaş yavaş taşlar yerinde durmaya başladı.
* Okumadığım zamanlarda okumak için içimden gelen talep;
* Her an Selim`in yerine kendimi koymam;
* Bir okumaya başladım mı ne kadar çok okuduğuma kendimin bile şaşması, vs.vs.

Bir süre sonra kendinizden geçiyor, ara sıra Turgut çokça Selim oluyorsunuz. Altını çizdiğiniz alıntıları okudukça anlıyorsunuz ki aslında bu çaba boşuna değildi.

Kitabı akıcı bir roman olarak değil, piskolojik ve felsefik yönden ele alırsak daha az hata yapmış olur, daha çok okumak için yol kat etmiş oluruz.

*En sıkıldığım nokta (1 ay o bölüm yüzünden aksadım) Günseli`in Selim hakkında konuştuğu bölümdü. İlk kez kitapta o bölümde sıkıldım. Paragraf boyunca bir tek virgül, nokta işaretine rastlamadım. Bu beni yıldırmadı desem yalan olur.

Bundan başka,
* "Tutunamayanlar Ansklopedisi" ilginçti;
* Karekter analiz ve seçimi başarlıydı;
* Yazarın kelime cambazlığı harükuladeydi;
* Alıntılar mükemmeldi;
* Olric fikri orjinaldi benim alemimde (en azından isim konusunda)

*En akıcı nokta: Selim`in günlükleriydi. Selimi en iyi anladığımız kısımlar o kısımlardı çünkü.

Bir puanı- Günseli`nin anlatım biçimi ve bir de bende saklı kalacak bir sebep yüzünden kesiyorum. Bunlardan başka okumanız için elinizde mükemmel bir roman mevcut.

Hiçbir şey için değilse bile, merakımı giderdiğim için bile değer diye düşünüyorum.:)
Mükemmel bir dibe vuruş hikayesi için kolları sıvayın derim.
Tabiri caiz ise:
"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." diyenlerin romanı.

"Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin..."
Kitaba ve hayata tutunmanız dileği ile..
479 syf.
·17 günde·10/10
Oğuz Atay okumak, öylesine kolay bir iş değilmiş… Bunu bir defa daha anladım, zira bundan yıllar yıllar önce “Korkuyu Beklerken” kitabını okumaya yeltendiğimi de hatırlarım; kitaba tekrardan başlarım ve anlayamazsam sinirden deliye dönerim diye kendime yediremediğimden ve korkumdan “Korkuyu Beklemeden” bir arkadaşıma hediye etmiştim.

İşin aslı sinir olmaya, kendine kızmaya, neden ben anlamıyorum demeye hiçte lüzum yoktur. Çünkü Oğuz Atay’ı anlamak bir yaşanmışlık, bir görmüş geçirmişlik, bir sevgili geçmişi, bir dost kazığı, bir aile iç çatışması hülasa bir hayat tecrübesi gerektirir. Bu sebeple her kitabın bir zamanı olduğunu düşünürüm. Şayet çok kitap okuyorsak biliriz ki, sabretmek kitap okumanın en büyük getirisidir. Kitap okuyan insanlar sabırlıdır, anlayışlıdır… Ve her kitabın sonunda sabır taşımızın az biraz daha büyüdüğünü fark etmeyenimiz yoktur; Anlamıyorsan, küsme! Unutma ki vakti henüz gelmemiştir.

Tehlikeli Oyunları oldukça uzun bir zaman dilimine yayarak okumamın sebebi Oğuz Atay’ın fikirlerinin, düşüncelerinin ve hayatı sorgulamasının bendeki hazmının kolay olmamasındandı. Her bir lokmada en hafif tabiri ile kontrpiyede kalıyordum desem yeridir. Sürekli bir ters köşeler, oyunlar, şakalar derken bir de baktım ki gerçek hayattan kendimi soyutlayıp Oğuz Atay’ın kurguladığı dünyada soluk alıp veriyorum. Ah ne oldurdu sanki o dünyada yaşasaydık da Oğuz Atay’ın o edebi havasını ciğerlerimizde solusaydık ya da kullandığı kelimelerin gücüne yaslanarak hayata karşı daha dik durabilseydik…

Maskeler. Zannediyorum ki; bir insanın salt benliği ile gündelik hayatını idame ettirmesi insanlarla dolu bir dünyada pekte olanağı olmayan bir varsayım olurdu. Düşünsenize yüzünüze tatlı, ardınızdan çamur sıçramış düşüncelerini söyleyen insanların maskesiz yani ardınızdaki yüzleri ile var olduklarını. İşte bu sebeple azizim, hiçbirimiz maskesiz yaşayamayız karşımızdakinin çamurunu görerek bizim takmış olduğumuz maskeler de buna dahildir. Oğuz Atay’ın o müthiş saptaması gibi “Başkası gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi.”

Peki kitap ne anlatmaya çalışıyor bize? Hani hayatımızın çoğu evresinde karşımıza çıkan bir seçim canavarı vardır ve her daim, “Ya ben, Ya o… seç birini?” Der de seni iki arada bir derede bırakır ya. Hah. İşte kitap, o arada kalmış bir insanın hayatını anlatıyor tüm gerçekliğiyle. Üç katlı bir binanın orta katında kalmış adamı, para uzatan yolcu ile şoför arasında kalmış adamı, iki kadın arasında kalmış adamı ve aynı zamanda insanımıza kızarken bir yandan da reçetesini yazmayı ihmal etmeyen o koca yürekli adamı anlatıyor.

Oğuz Atay, hayata, bireye, ilişkilere dair o kadar yerinde saptamalar yapıyor o kadar güzel yorumlar getiriyor ki hayran olmamak elde değil. Hayatını evrelere ayırıp, Herman Hesse’nin Bozkırkurdu’nda yaptığı gibi kişilik paradoksları ve analizleri ile kitabın en top noktasına bizleri ulaştırırken orada saygı duruşuna geçmek mecburiyetinde hissedeceğinizden eminim.

Önünde saygıyla eğiliyorum. Büyüksün Üstad.
479 syf.
·9 günde·Beğendi
DİKKAT! BU İNCELEME TEHLİKELİ OYUNLAR İÇERİR.

"Bütün dünya bir sahnedir.
Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu; girerler, çıkarlar.
Bir kişi birçok rolü birden oynar."
Shakespeare

Oğuz Atay'ın okuduğum ikinci kitabı ve ben yazarı çok beğendim. Kullandığı dili, ustalık isteyen mizahı ve zeka dolu ironisine hayran kaldım. Artık ben de üstada diğer hayranları gibi 'Oğuzcuğum Atay' diyebilirim.

Kitap kurmaca romanlardan farklı olarak üst kurmaca türü olarak yazılmış.Birçok yerde bilinç akışı tekniği kullanılmış. Belli bir olay örgüsü yok. Okurken bir paragrafı kaçırırsanız devamında anlatıcının ( yazar ya da karakter) kim olduğunu anlamayabilirsiniz. O yüzden kesinlikle kolay bir kitap değil. Emek verilerek okunması gereken kitaplardan.

Kitabımızın baş karakteri Hikmet Benol. Hikmet'in hiç yaşanılmayan bir çocukluğu, ailesine kabul ettiremediği bir gençliği ve sona ermiş mutsuz bir evliliği var. Kısacası hayata tutunamamış, hayat karşısında hayal kırıklığına uğramış bir karakter.
İnsan kurduğu hayallerde mutlu olur. Hayallerimizi istediğimiz gibi yönlendirebiliriz. Ama hayallerinde bile başarısızlığa uğramış bir karakter var kitapta.
" Korkuyordum. Hayallerinde bile korkar mı insan? Hayallerine bile hükmedemez mi? "(sayfa 139)
"Hayallerimde bile yenik düşüyorum." (sayfa 294)

Yaşamaktan yorulan, sıkılan ve mağlup olan bir karakter var karşımızda.
" Yoruldum albayım, yoruldum yoruldum yoruldum." ( sayfa 339)
"Mış gibi yapmaktan usandım albayım." (sayfa 364)

Küçük burjuva Hikmet yaşadığı hayattan sıkılıp, üç katlı bir gecekonduya yerleşir. Üst katında o meşhur albay Hüsamettin Tambay vardır. Alt katında ise dul bir kadın oturur. Hikmet'in yaşadığını anlayabilmesi için oyunlar üretmesi gerekir.
Kitapta ayrıca önemli iki karakter daha var. Boşandığı karısı Sevgi ve büyük aşkı Bilge.Kitap baştan sona ironilerle dolu.Öyleki karakter isimlerinde bile ironi var. Eski eşi Sevgi, sevgisizdir. Büyük aşkı Bilge de bilgisizdir. Kendisi de kişilik bölünmesine uğramıştır. Üç dört tane Hikmet çıkar karşımıza. Soyadındaki 'Benol' ironisi de oradan gelmektedir. Bakalım Hikmet kurguladığı bu tehlikeli oyunda benliğini bulabilecek mi?

Kitaptaki Bilge karakteri birçok kişiye göre Atay'ın gerçek aşkı Sevin Seydi'dir. Zaten Atay bu kitabı Sevin Seydi kendisinden ayrıldıktan sonra yazmış. Oğuz Atay'ın hayatını biraz olsun biliyorsanız kitaptaki Hikmet'in kendisi olduğunu anlıyorsunuz. Hikmet'in Bilge'ye ya da Atay'ın Sevin Seydi'ye olan aşkı kesinlikle okunmaya değer.

Cem Yılmaz bir söyleşisinde, "Etkilendiğiniz ve beslendiğiniz bir mizahçı var mı?" sorusuna " Belli aralıklarla Oğuz Atay okuyorum ve memleketimden böyle birisi geçtiği için heyecanlanıyorum." cevabını vermiş. Gerçekten de Atay beni de heyecanlandıran yazarlardan birisi oldu.Diğer kitaplarını da okumayı büyük bir heyecanla bekliyorum.

Tehlikeli Oyunlar yazarın Tutunamayanlar'dan sonra yazdığı ikinci kitabı. İlk kitabı ummuduğu ilgiyi görmemiş. Onu da bu kitabında ironik bir dille eleştirmiş.
"Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım." ( sayfa 282)

Kendi tabiriyle Türk Edebiyatının mutfağından geçmeden doğrudan salonuna giriş yapmış bir yazar. Bence de salonda başköşeye oturmuş. Dram, mizah ve ironiyle harmanlanmış bu güzel kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum.


Oğuz Atay'ın karizmatik sesinden kitaplarını anlattığı 3 dakikalık ses kaydı. Dinlemenizi tavsiye ederim.
https://youtu.be/-vRXu-sWkJM


Son olarak sevip de karşılık bulamayanlara gelsin bu alıntı :)
"Beni sevseydi, onun çok yararına olurdu." ( sayfa 412)
284 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarini okuyan bir genç var. Çok seviyor ve etkileniyor. Kendinden bir parça buluyor sanki, ama bir yandan da sevmiyor.
Popüler kültürün acımasız ellerine teslim edilen bir insan ve kitap var. Kimse okumuyor ama herkes biliyor!
Bunlara rağmen yine de seviyor Oğuz Atay'ı.
Öyle ya kendisi de mühendis ve edebiyatı seviyor...
Yine kitap okuma isteği ile Üniversitesinin kutuphanesinden gidip kitap almak istiyor. Elinde almak istediği kitapların listesi...
Bakıyor bakıyor bakıyor, aylar önce lisedeki müzik hocasının kendisine tavsiye ettiği kitap olan Bir Bilim Adamının Romani'ni alıyor.
Ama düşünüyor da, "Yahu, bilim adamına roman da mi yazılır..."
Kitabı okumaya başlıyor. Biyografi diye geçiyor ama biyografi gibi de değil. Bir roman okuyor sanki ama roman da değil.
Bu dünyadan geçip giden bir insanı anlatmıyor Oğuz Atay, bu dünyada iz bırakan birisini anlatıyor.
Her sayfasında bu insanın bilime olan sevgisini ve katkısını anlatıyor.
Sonra kitabı okuyan şahıs dönüp kendisine bakıyor.
Sahi bu anlamsız dünyaya anlam katmak için ben ne yaptım?
Yaptığım şeyler elbet vardır diyor ama daha fazlası şart!
Okumak lazım. Öğrenmek lazım. Bilmek lazım. Daha da önemlisi anlatmak konuşmak lazım.
Ve kitabı bitirmesinin ardından hayatında köklü değişiklikler yapmanın kararını alıyor.
Zaten hayalleri olan birisi olan bu okur, insanlara yeni bir şeyler öğretmek istiyor. Ülkesine faydası dokunsun istiyor, gelişmemiz şart diyor.
Hayallerinde birazcık sisli olan Akademik kariyer fikrini ve hayalini artık gerçekleştirmek için daha çok çalışması gerektiğini anlıyor.
Artık kendisi de üniversitede öğretmen olmak istediğini anlıyor.
Evet sevgili arkadaşlar; o okur benim ve gerçekten de hayallerimizi artık gerçekleştirme zamanı.
Bir gün gerçek anlamda bir öğretmen olursam bu kitabı borçlu olurum bunu.
Size söylemek istediğim çok şey var ama hislerimi buraya yazabilecek kadar usta birisi değilimdir. Ve hislerim de buraya yazılacak kadar kısa değildir...
Size söylemek istediğim şeylerden birisi bu kitabı HERKES OKUMALI!
Hayatim boyunca insanların okuması gerektiği bir kitap olan Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabının ardından bu kitap için de varımı yoğumu harcamaya hazırım.
Affiniza sığınarak bu incelemeyi herkesin gormesi için birkaç gün arayla defalarca paylasacagim. Tek maksadım insanlar ne hissettigimi gorsun ve kitabı okumak istesin. Sizden de ricam paylaşın ki daha çok okur gorsun ve okusun.
Hepinize teşekkürler ve iyi okumalar :)
Ben şimdi bilime geri dönüyorum :)
724 syf.
·14 günde·10/10
İncelemeye ben de sitedeki en çok beğenilen incelemedeki gibi "Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayayım.

Sadece 1000kitap'ta bu kitap için şimdiye dek 233 inceleme yazılmışsa üzerine daha söylenebilir diye düşündüm. Tabii 233 incelemenin tümünü okumadım ama yine de kendimce bir kaç şey söylemek istedim.

Şimdi efenim kitap için bir sürü madde sıralanmış öyle yapın böyle yapmayın, kimisi gitmiyor demiş, ağır kitap demiş yarım bırakmış. Tabi benzeri yorumları ben de daha önce okuduğum için ilk başlarken gözüm korkmuyor değildi. Sürekli okumak isteyip de bitiremem korkusuyla başlamaya cesaret edemediğim bir kitaptı. Baktım ortam çok müsait tam sindire sindire okunabilecek bir zamandayım, hadi bir cesaret başlayalım Olric dedim ve başladım okumaya.

Şimdi sözüm okumak isteyip de benim gibi yukarıdaki yorumlardan dolayı kararsız kalan okur arkadaşlarıma.

Kimseyi dinlemeyin ve kitaba dair görüşünüzü kendiniz oluşturun. Kitap hiç de büyütüldüğü gibi gelgitlere sebep olan, kitap karakterlerinin karmakarışık hale geldiği, yoran üzen bir kitap değildi. Konuları toparlamakta olayları bir arada tutmakta zorlanıyor insan denilmiş yalan inanmayın. Yarım bırakanlar bence kitabın içine girememişler, ilk başlarda bu ne şimdi ne saçmalıyor, kim kiminle konuşuyor gibi hafif bir bocalama yaşayabilirsiniz; ama bırakmayın. Kitabın minnacık bir kısmı ile koca kitabı yargılamayın. Zaten sonrasında siz anlamadan karakterler sizi olayın içine çekiverecek. Gayet akıcı, gayet samimi bir kitap.

Severek okuduğum "Canım Selim" diye kahrola kahrola ilerlediğim bir kitap oldu. Ne araya giren eski Osmanlıca gibi olan dil, ne noktalama işareti olmayan bölüm kırdı hevesimi. İçim cız ede ede, burnumun direği sızlaya sızlaya bitirdim kitabı. Hani bir bu kadar daha uzasa sıkılmadan okumaya devam ederdim.

Selim anlatamadı kimseye kendini, aklından geçenleri kelimelere dökemedi. Dökemedi diye de kimse onu anlamadı. Sormadan sorgulamadan kabul etsinler onu istedi, tanımlar bulmaya, kalıplara sokmaya uğraşmasınlar olduğu gibi kabul etsinler istedi. Olmadı,yapmadılar.

'Hangi onlar Selim?'
'Onlar işte,'... 'Onlar canım. Onlar, onlar, onlar.'

Sanki Selim herkese fazla fazla koşmuş da kimse Selim'i yeteri kadar önemsememiş. Etrafındaki herhangi bir gruba benzeyebilmek için hep rol yapmış, ama aslında hiç birine dahil olamamış, hep bir eksiklik duymuş, sonunda da tüm bu oyunlardan yorulmuş. Selim dünyanın en güzel Selim'iydi belki ama anlatmakla tanıtamam size Selim'i. Onu tanımak için kitabı okumalısınız,zaten ne demişti Selim "Hayatım hayatımın romanıdır."(s.398).

Turgut ise bir tutunandır aslında kitabın başında bana göre,Selim’in intiharıyla Selim’i anlamak için Selim’in hayatını araştırmaya başlar.Selim’in ölümü Turgut ‘un ÖZBENliğini arama macerasının başlangıcı olur. Yavaş yavaş fark eder etrafındaki oyunlarla sürdürülen sahte yaşamları. Herkesten rahatsızlık duymaya başlar.

Fark eder de kimseye anlatamaz, kimsenin kendisini anlayamayacağını düşünerek sürekli Selim’e özlem duyar. İnsan etrafta kendisini dinleyecek kimseyi bulamadığında ne yapar? Kendi kendisiyle konuşur sürekli, kendisi sorar kendisi cevaplar. Zihninde tartışır durur aklı ve duyuları. Böylece ortaya Olric çıkar.

O kadar inandırıcı bir kurgusu var ki bazı yerlerinde gerçek mi kurgu mu emin olmak için internete başvurdum. :) Dandini ve Dastana kısmı süperdi mesela itiraf edeyim kontrol ettim. :)) Güzel bir mizahı, güzel bir felsefesi olan farklı bir kitap.

Son olarak kitap bitmez/bitmiyor diye yakınanlara söylemek istediğim bir şey var. Kitap bitmiyor kısmı doğru, çünkü o kadar çok seviyorsunuz ki dönüp baştan okumak istiyorsunuz ya da açıp açıp ordan burdan bir kaç pasaj okuyup kapatıyorsunuz. Kitap bitse de bitiremiyorsunuz yani.

Şimdiye kadar okumadığım için pişman değilim, kendime göre doğru zamanda keyfine vararak okudum. Belki ileride özler,tekrar okurum.

Doğru zaman geldiğinde siz de bu kırmızı kapaklı kara kitabı açıp okumak için tereddüt etmeyin. Muhtaç olduğunuz kudret beyninizdeki asil kıvrımlarda mevcuttur.
724 syf.
·23 günde·Beğendi·10/10
28 yaşındaydı...
“Tabancayı aldı ve ateş etti.”
Selim...
Selim Işık...
Hayatın cılız gölgesi...
Silinmeye yüz tutmuş...
Mütereddit...
Şövalye romanları okuya okuya kendini Don Kişot sanan zırhı paslanmış bir kahraman...
Tutunamayan...
Kitaplarda yaşayan hezeyan...
İnsanların aldattığı...
Yorduğu...
Yaşamayı kimsenin öğretmediği Selim...
Turgut’un kalp ağrısı...
Vicdanı susmayan deli...
28 yaşındaydı...
“Tabancayı aldı ve ateş etti.”
Hayatı boyunca dinlenmedi...
Akıl edemedi...
Cesaret edemedi...
Suçlu hissetti...
Istırap çekti...
Korktu...
Endişe etti...
Tedahülden kalkan para gibi...
Terk edilmiş virane gibi...
Arkasından taşlanan ve kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp inleyerek kaçan bir köpek gibi hayattan gitti...
Hayatını sağa sola dağıttı...
Ciğerini itler yedi...
Soluğu kesildi...
Geveze, bütün hayatı boyunca susmadan konuştu ve tek bir söz çıkarabildi ortaya ...
Çoğul bir kelime...
Tutunamayanlar...
Kapalı kapıların ardında kilitli bırakılan buhranlı genç...
Ölümü bekliyor...
Ölmeye yatıyor...
Ölümü planlıyor...
28 yaşındaydı...
Yaşamaktan yorulmuş...
Herkes sorumlu ölümünden...
Sen de sorumlusun...
Ben de...
Tutunamayan herkesten, herkes sorumlu...
Biraz ilgi...
Biraz şefkat...
Biraz merhamet...
Biraz sevgi...
....................
Turgut Özben :
Unutamayan...
Ve tutunamayan...
Unutulmayı ölümden beter sayan...
Eski bir albümün soluk resmi...
Selim’in ölerek yalnız bıraktığı Turgut...
“ Beni de al Selim.” diye sızlıyor içi...
“Ölmekle bana haksızlık ettin.”

Kimdir TUTUNAMAYANLAR?
Kaybedenler...
Kazanıp yine kaybedenler...
Kazanmaya çalışırken hırpalananlar...
Anlaşılmayanlar...
.................
Bu kitap:
Mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır...
Sevilmek ve özlenmek için yaygara koparan küçük bir çocuğun küsüp oyundan çıkmasının romanıdır...
Hepimizin içinde bir “tutunamayan” var...
Trajediyi ve mizahı iç içe kullanan bu dahi Oğuz Atay 70’li yıllarda milenyum çağının buhranlarını postmodernin zirvesinde insan ruhunun mahzenlerine hapsediyor. Varoluşçuluğu nabızlarda hissetmek mümkün...
Bilinç akışına can ve ses veren Olric Türk edebiyatının sevimli hayali kahramanı...
...............,.,
Bu kitap:
Bir intiharın değil tutunamayanların katillerinin arandığı bir CİNAYET romanıdır...
Katil kim?
Aynaya bakalım ...
Giderek yalnızlaşıyoruz...
Yalnız...
Çaresiz...
Ve umutsuz...
Ve dayanaksız...
Aldatılarak...
Yoksun...
TUTUNAMADAN...
724 syf.
BİR OKUMA SERÜVENİ OLARAK TUTUNAMAYANLARA BAŞKA BİR BAKIŞ

1979 kışıydı. Kağıthane askeri kışlasının büyükçe bir salonunda oturuyorduk. Tiyatro ve sinema salonuydu galiba. Toplu gözaltıların en büyüklerinden biriydi. Galiba birkaç yüz kişi vardık. İTÜ-Maden binasından derdest edilmiştik. Sahnede bir arkadaşımız çaldığı sazın yanık sesine melodik sesiyle eşlik ediyordu. “Aldırma Gönül”ü söylüyordu. İsmini çoktan unuttuğum, galiba Halkın Kurtuluşundan bir arkadaşım, bu şarkı beş para etmez, dedi, hapis yatmaya, mücadele etmemeye teşvik ediyor.

Parça hakkında öyle düşünmesek de yaşama bakışımız bu minvaldeydi. 1970’lerin başından itibaren düşünsel hayat tamamen Sosyalist, Marksist politizasyonun hegemonyasına girmişti. Kitaplardan sadece toplumsal gerçekçileri okurduk. Sadece biz öğrenciler değil, Türk aydınlarının çoğu öyleydi.

İşte bu havada yayınlandı Tutunamayanlar’ın ilk cildi. Yayınlanır yayınlanmaz kendini eleştirel bir suskunluğun içinde buldu. Belli ki yazar anlaşılamamış belki de yok sayılmak istenmişti.

Eğer TRT roman ödülünü almasa satın alıp kapağını açan olmazdı eminim. Elimde istatistikleri yok ama çok az satılmış olmalı. Çünkü 1982-83 yılına kadar koskoca okul çevresinde okuyan hiç tanıdığım olmamıştı.

Peki neden? Çünkü Tutunamayanlar’da küçük burjuvaziden, onun hayata bakışından, bunalımlarından bahsederken onlar kötülenmiyor, devrimci olmamakla suçlanmıyor, lümpenlik yaftası yapıştırılmıyor ve hatta onlardan sevgi ve anlayışla söz ediliyordu. İşte tüm bunlar Zeitgeist’e tersti. Aydınlar bir yandan dinin sunduğu öbür dünya cennetini aptalca bir ütopya olarak görürken, diğer yandan dünyada bir cennet olan Komünizmi zorunlu bir gerçeklik, bir toplumsal final olarak yüceltiyorlardı. Memleketi kurtarma modası vardı o zamanlarda ve bu eseriyle yazar, işte onları hicv ediyor, tiye alıyordu. Bu kitap aslında, kendine kadar olan, kendilerine "ülkeyi kurtarmayı" şiar edimiş yazarlara ağır bir eleştiriydi.

Sanata, edebiyata, bilime bir misyon yüklenmiş, bir görev verilmişti. Onların icracılarına da tabii. Estetik geri plana atılmıştı. Galiba Birikim’deydi. Oğuz Atay ve Tutunamayanlar hakkında Murat Belge sert bir eleştiri yazmıştı. Bizlerin okumaması için bu yazı bile kafiydi o zamanlar.

Ya Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Orhan Kemal gibi yerlileri ya yabancı Marksist yazarları ya da sosyalist ülkelerin devrimci kahramanlı yazarlarını okurduk. O. Atay, A.H.Tanpınar dahil, kimse ilgimizi çekemedi.

80’lerde özellikle 2.yarısından sonra, hızla artmaya başladı okuyanları.
Bu kitabı okuduğum yıl 1984 başıdır. Aslında 1983 yılında bir arkadaşım satın almıştı ilk. Sen alma, bitirirsem veririm, demişti.

Cuma ö.sonraları kahvede briç oynardık. Goren'den Beşli Majöre geçiş günleriydi. İnanmazsınız ama en az altı ay koltuğunun altında taşıdı adam kitabı. Bir türlü bitmek bilmedi. Yılın 2. yarısında "Sessiz Ev" yayınlandı. Baktım ki kitaptan sıra gelmeyecek, ona başladım. Kullandığı anlatıcı tekniği ve iç diyaloğlara hayran olmuştum. Orhan Pamuk iyi yazar oldu gözümüzde. Sonraları bu iki yazarı birbirine çok benzetmiştim.

Arkadaşım, nihayet 1984 Ocak'ında verdi "Tutunamayanlar"ı. Bir iki ay da benim elimde sürünmüştür. Fakat üstünde o kadar çok konuştuk ki, adeta çok kez okumuş gibi olmuştuk.

Garipsedik ilkin. Konusu yoktu sanki. Konu değil sadece kahramanlardan oluşuyordu adeta. Romanda yazarlık kurumundan, gerçekliğin aktarımı olarak romandan ve bu temsilin olanaklarından, olanaksızlıklarından, onları sorunsallaştırarak bahsediliyordu.

Yabancılaşma, sürekli ve iç içe geçmiş, sınırları yitmiş ve birbirine karışmış rüya-gerçek, duygu-düşünce aktaran, kahramanların psikolojisini çok başarılı veren yoğun iç konuşmalar bizim için yeniydi. Kahramanların yabancılaşma süreci bizim tanıdık kahramanlar gibi toplumcu bir bakış açısıyla değil, sanki bir oyun için yaratılmış da okura tanıtılıyorlardı.

İroni örgüsünün yoğunluğu, söylemlerin iç içe geçmiş haliyle o güne kadar okumadığımız bir anlatım şekline sahipti roman. Romanda kendini çok yoğun hissettiren benlik arama, kendini sorgulama duygusu biz okura da sirayet etmişti. Turgut-Olric ilişkisi çok etkileyiciydi.

Türk edebiyatında müstesna yeri ve bir başyapıt olduğu inkar edilemez artık. Fakat son yıllarda fetişleştirilmesini de anlamıyorum.
170 syf.
·2 günde·Beğendi
BEN BURADAYIM SEVGİLİ OKUYUCUM, SEN NEREDESİN ACABA?

Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" kitabı bu cümleyle bitiyor. Burada okuyucusuna bir sitemi var yazarın. Çünkü Atay yaşadığı dönemde (1970ler) okuyucuları tarafından anlaşılamamış. Öyle ki sağlığında hiçbir kitabının ikinci basımını görememiş yazar. Şu an ise Korkuyu Beklerken kitabı 40. basımını geçmiş durumda.Şimdilerde çok okunmasının ve anlaşılmasının sebebi, yazarın döneminin önünde olmasıdır bence. Kitabı okudum ve artık "ben de buradayım" diyorum.


Oğuz Atay'ın kitabı sekiz hikayeden oluşuyor.Hikayelerinde öne çıkan ortak temalar; yabancılaşma, yalnızlık ve umutsuzluk.Yazar bir olaydan çok marjinal kişilerin hayatlarını bize anlatmış.Her hikâyede marjinal bir kahraman karşımıza çıkıyor. Bu kahramanların topluma uyum sağlayamayan, yaşama tutunamayan ve yaşama yenilen küçük insanlar olduğunu görüyoruz.Kısaca yaşamda dikiş tutturamayan sekiz ayrı karakterin hikâyelerini okuyoruz.

Hikâyeleri genel olarak beğendim. Ama içlerinde en çok " Beyaz Mantolu Adam" hikâyesini sevdim. Bu hikâyenin kahramanı sessiz bir dilencidir ve hikâyede toplumun bireyi nasıl kuklalaştırdığı anlatılmaktadır. Kitaba adını veren " Korkuyu Beklerken" hikâyesi de çok güzeldi. Yazar kitabın en uzun hikâyesinde gölgesinden bile korkan bir adamı ironi ve mizahi bir dille çok başarılı bir şekilde anlatmış. Yine sevdiğim bir başka hikâyesi de
" Babama Mektup" adlı hikâyesiydi. Bu hikâyede kahraman ölmüş babasına bir mektup yazmıştır. Aslında hikâyedeki kahraman Oğuz Atay'ın kendisidir.

Oğuz Atay'ın kendine özgü mizahi bir üslubu var. Karamsarlık, umutsuzluk ve yalnızlık temalı hikâyelerinde bile bu mizahı çok rahat görebiliyoruz. Bu kitabındaki anlatımını da gayet akıcı buldum.

Oğuz Atay denilince akla "Tutunamayanlar" gelir. Bu da bence yazarın hak ettiğinden az okunmasını sağlayan bir etkendir. Çünkü okuyucular Atay'a bu kitapla başlayıp büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve diğer kitaplarına da önyargılı olarak bakarlar. Benim de üniversite yıllarında ilk denemem bu kitabıyla olmuştu. Güzelim kitap aylarca benimle dolaşmaktan sefil oldu ve kitabı yarılayamadan bırakmak zorunda kaldım. Ama Oğuz Atay' a büyük bir saygım vardı ve büyük bir romancı olduğunu biliyordum. Kitabı anlayamadığım için kusuru kendimde gördüm. Şimdi anlıyorum ki, Tutunamayanlar yazarın en son okunması gereken kitabı. O yüzden Atay'a başlanması gereken en uygun eserin "Korkuyu Beklerken" olduğunu düşünüyorum.


Yazar eserlerini 1972-1975 yılları arasındaki kısa bir dönemde yazmış. Genç yaşta (43) ölmesiyle birlikte malesef yazamadığı eserler de doğmadan ölmüştür. Böyle bir yazarı genç yaşta kaybetmek edebiyatımız için büyük bir kayıptır.

Son olarak "Korkuyu Beklerken" kitabını kesinlikle tavsiye ediyorum.
202 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
İşyerindeydim, nöbette, yalnızdım, öyle umdum en azından. Çayımı koydum, dikkatimi toplamaya çalıştım, yazarla baş başa kalayım diye. Oğuz Atay’ın öykü kitabını bu akşam bitiririm diye düşünmüştüm. Ya da bir ara aklıma öyle gelmiş sonra vazgeçmiş olabilirim. Emin değilim okuyorum sadece...

Şimdi anladım, aslında bu kitapla başlamak lazımdı Atay’ı tanımaya. Böyle parça parça öykülerle alışmak iyi bir fikir olabilirdi. Öyle birden adı çok duyulmuş diye Tutunamayanlar'dan başlayınca doz aşımı oluyor bir çok okur için. En çok yarım bırakılanlar listesine girmenin bir nedeni olmalı. Beynin çalışmasına ya da çalışmamasına, ya da ara sıra çalışıp çalışmamasına bir ön hazırlık olurdu böylece. Yoksa karışıyor hepsi birbirine. Sorarlarsa okudum diye hava atmak yetmiyor ki! Birkaç kelime söyleyecek kadar anlamak lazım. Tam olarak anlayamayız da zaten, en azından hayata şuradan bakıyor, iddiaları, söylemek istedikleri bunlardır falan diyebilmek yani. Biraz da şöyle metafordan, kullandığı veya kullanmadığı cümle yapıları, eksik bıraktığı şeylerden bahsedebilsek, okumuş gibi görünebiliriz en azından. Hiç kimse başkasından fazla biliyor değil nasılsa, elime yüzüme bulaştırmadan biliyormuş gibi bahsedebilsem, suyun derinliğini görmeden kimse gelmez peşimden zaten, onlar da anlamamış gibi görünmek istemez, haklı derler belki…

Kitabın adı “Korkuyu Beklerken”. İç dünyasını okurlarına gösterirken alışılmadık bir cesaret gösteren, noktalama işaretleri ve cümle yapılarındaki kalıpları elinin tersiyle iterken anlaşılmamayı bile göze alan bir yazarın korkularını okuyoruz. O halde sakin kafayla okuyarak anlamaya çalışayım istedim, en azından yazacak kadar. Arkadaşım gelip yanıma oturana, Oğuz Atay’ın kitabını görene kadar. Çok ilgiliydi yazara karşı, anlamış görünmek istiyordu, suyun ortalarına kadar onu getirip bırakabilirdim. Sevdiğim bir kişi olmasa yapabilirdim de. Ama Oğuz Atay kızar belki dedim. Canım insanlara yapmayın bunları, bize yaptılar, neler yazdırdılar demesin istedim. Biraz konuşmak iyi geliyor bazen, biraz ama, çok değil. Madem çayımızı içtik, okumaya devam etmek istiyorum. Bu da direk söylenmez ki, ara sıra telefona bakar gibi, bazen tavana kafamızı dikip bir noktayı inceler gibi yapsam veya koltuktaki oturuşumu değiştirsem ara sıra, çok fazla değil ama, fazla olursa saygısızlık olur çünkü. Sen de biraz anlayış göstersen iyi olmaz mı, kitabı anlamaya çalışacağım daha, anlamış gibi yapıp bir şeyler yazacağım. Bir çay daha içmek ister misin? Sonra mı, yine gel, beklerim mutlaka. Şimdilik yalnız bırak beni, çok fazla değil ama. Kendimle yalnız kaldığım zaman anlaşamıyorum. Daha zor oluyor hatta başkalarıyla anlaşmaktan, korkularım var benim başkalarınınkine fazla benzemeyen. Söylemiştim sanırım daha önce, tekrara düşmek istemem. Hatta düşmenin hiçbir türlüsü kimsenin başına gelsin istemem. Hiçbir şey yapmadan durarak saklanarak, konuşmayarak hallolmuyor hiçbir şey. Konuşarak da…

Yalnızım şimdi, çok zaman olduğu gibi. Oğuz Atay’ın resmine bakarak okumaya başlıyorum. Bir kedi geldi camıma, bizim kedimiz diyemem. Bizim sık gördüğümüz kedi, veya bize en sık gelen kedi diyebiliriz. Her neyse, camın karşısından bana dik dik bakıyordu. Cam gibi gözleri vardı, bana bakarken kaçırmadı hiç onları, dik dik baktı hem de. İçeri giremezdi, korkmadım bu yüzden. Kulağının birini net bir hareketle oynattı, diğeri yerinden kıpırdamadı bile. Bunu nasıl yaptığını anlamadım, ama anlamadığım çok fazla belli olmasın diye okumaya devam ettim.

İlk hikâyeyi bitirmiştim bu arada. Gogol’un paltosu gibi bir şeydi sanırım. “Beyaz mantolu adam”. Böyle hikâye adı mı olur Allah aşkına. Hem de kadın mantosu alıp giyer mi insan, kıyafet değil önemli olan, hikâyenin sonuna gelmiş adam. Bu son hayra alamet değil, konuşmuyor kimseyle, herkese dert olmuş onun susması. Susuyorsa bir bit yeniği olmalı bu işte. Anladım ne demek istediğini. Oğuz Atay okuruyuz biz çünkü. Sorarlarsa cevabımı bile hazırladım. “Çok beğeniyorum Oğuz Atay’ı, varoluş sancısını iç monologlarla o kadar güzel yansıtıyor ki,” evet evet böyle derim zor durumda kalırsam. Zor durum, hep durduğum durum aslında, bir şey söylemek zorunda kalırsam yani, anlatırım elbette. O kadar kitabını okuduk sonuçta…

Bir başka hikâyemiz “Unutulan,” tavan arasında. Hikâye ama masal değil, fark var arada. Gönderilmemiş, yazılmış oysa. Albümlerin içinde kalan, çekilmeyen resimlerin, yarım kalanlar arasında unutulan, unutulmayan belki de. Bizimle beraber orada kalan. Beş Katlı Evin Altıncı Katı gibi bizimle gelen peşimizden. Bir replik vardır bu kitabın oyununda hiç aklımdan çıkmayan:
- Neden sürekli beni takip ediyorsun?
- Hayır, ben takip etmiyorum, sen beni her yere yanında götürüyorsun.
İşte bunu da sıkıştırdık araya, söylemesem olmazdı, laf olsun diye değil anlattıklarımız…
Unutan unuttuğunu sanıyor, unutulanın haberi olmadan unutulmuyor işte. Yanınızda götürüyorsunuz her yere, haberiniz bile yok. Madem ki yok, çıkmayın tavan arasına, benden söylemesi…

Bir sonraki öykü, kitabın adıydı, tekrar bahsetmeyelim şimdi ondan, kedi geldi tekrar cama, kulağını tek oynatma söylemiştim, çay içmem lazımdı zaten, yarım kaldı bardağım, hep aynı bardakla içiyorum, bu kadar istikrarlıyım yani, hep aynı yerde oturuyorum, zaten hep oturuyorum. Hava soğuk, hasta olmasak bari.

Nerede kalmıştık, kedi gelmişti, yok burayı geçmiştik. “Mektup” hikâyesindeydik. Yazıldığına göre bir yere varmak istiyor demek ki. O kadar uzun bir mektuptu ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Daha uzun yazmak isterdim diyor hem de, yazmamış yine de, bu kadar uzun ne anlatılabilir mektupla? Bir hayat hikayesi mektuba sığar mı, sığmış işte! Aslında ne anlatmak istediğinden çok emin değil gibi geldi bana. Yani hepimizin, her zaman yaşadığımız gibi. Belki onu anlatmak istemiş olabilir. Tamam, ben de öyle derim o zaman: “Hiçbir şey anlatmamak suretiyle ne kadar çok şey anlatıyor,” derim. Evet iyi oldu bu, karışık olunca daha iyi oluyor, anlaşılmasa bile belli olmuyor çünkü…

Geçtik mi bir sonraki hikâyeye, "Ne evet ne hayır," biraz geçtik, biraz geçmedik. Ciddi ciddi okuyoruz şurada, yani ne kadar ciddi olunabilirse o kadar! Yazarımız bu defada bir gazetede gönül doktoru oluyor. Doktor dediysek, sık karşılaşılan sorulara sıradan cevap verilmesi istenir ya hani, öyle yani. Yok yine değil, Oğuz Atay'ca bir bakış göreceğiz bu kimsenin önemsemediği doktorluğa. Yazar insanı nasıl önemsiyorsa öyle anlatıyor bu hikayeyi de. Yazanın ne kadar çelişkileri varsa gözümüze sokar gibi seriyor orta yere. En azından mektuba yaptığı müdahalelerle kendine benzetiyor, çelişkileriyle, eksik bıraktığı veya abarttığı yönleriyle kendi kendine yazdığı mektup haline getiriyor onu. Artık bu Oğuz Atay mektubu olmuş diyoruz.

Sonra bir "Tahta at" bekler bizi Truva'dan kalan. Bir geri çekilme taktiğinin tarihe mal olmuş örneği gibi durur yurdumda. Onun için kurulan bir dernek de yurdumun özelliklerini taşır, Atay ironisiyle tanışmak için güzel bir örnektir bu hikaye. Tutunamayanlara götürebilecek kadar iddialıdır hatta. Gülmek, ağlamak veya hiç bir şey yapmamak arasında bırakır sizi. Gerisi ruh halinize kalmış. Hayata anlam katmak için bir dilekçe verilmesi gerekiyorsa, o da verilmiş ve zarf kapatılmıştır çünkü.
#60789763

Kitapta bu kadar mektuptan bahsedilmişken sonuncusunun babaya gönderilmesi, hem de ölümünden iki yıl sonra olunca, ciddileşecek demek ki, şimdi inişe geçebiliriz. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz. Ciddiyet demişken, konunun hassasiyetinden ötürü söylüyoruz bunu elbette, yoksa ölüm ve mezarlıktan bahsederken bile ironi hakim hikâyeye, en azından kimin yazdığını anlamış oluyoruz. Oğuz Atay kafası veya Oğuz Atay gibi bakmaktan bahsediyoruz. "Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz," derken neyi kastetmişse, bu hikayede görebiliriz, boş ve süslü bir ifade olmadığını…

Demiryolu hikayecileriyle bitiriyoruz kitabı. Buradaki karakterlerin hikaye yazma serüvenleri de bu sürecin ne kadar zor olduğunu yansıtır bize. Okuruyla dertleşir gibidir. İstasyonda satamadığı hikayelerine okurların sahip çıkmasını ister. Anlaşılmasının zor olacağını ve çıktığı yolun güç olduğunu bilir. Şöyle seslenir okurlarına:
"Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

Okuyucu nerede? Kimi kitabın ortalarında bitirmeyle yarım bırakma arasında, bir çoğunun da gönlünde artık. Çünkü bir sonraki kitabını yarım bırakmazsanız iflah olmaz bir Atay okuru oldunuz demektir. Belki, "Oğuzcuğum, Ataycığım," bile dersiniz. Derneğimize hoşgeldiniz…

Yazarın biyografisi

Adı:
Oğuz Atay
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İnebolu, Kastamonu, Türkiye, 12 Ekim 1934
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 13 Aralık 1977
Oğuz Atay (1934; İnebolu, Kastamonu - 13 Aralık 1977, İstanbul), Türk yazar

Babası, VI., VII dönem Sinop, VIII. Dönem Kastamonu Milletvekilliği yapan Cemil Atay'dır. 1951'de bugünkü adı TED Ankara Koleji olan Ankara Maarif Koleji'ni, 1957'de de İTÜ İnşaat Fakültesi'ni bitirdi. Üç yıl sonra İDMMA İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi (şimdiki Yıldız Teknik Üniversitesi) İnşaat Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı. Çeşitli dergi ve gazetelerde makale ve söyleşileri yayınlandı. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ın 1971-72'de yayınlanmasından sonra, önemli bir tartışmanın odak noktası oldu. Bu romanıyla 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazandı.

Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.

Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973'te yayınladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Hikâyelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan 13 Aralık 1977'de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi.

Öldükten sonra 1987'de Günlük, 1998'de ise Eylembilim adlı kitapları yayımlanmıştır. Sağlığında hiçbir kitabı ikinci baskı bile yapamayan Atay'ın kitapları ölümünden sonra büyük ilgi gördü ve defalarca basıldı. Yıldız Ecevit'in hazırladığı Oğuz Atay biyografisi Ben Buradayım... 2005 yılında yayınlandı. Türk edebiyatında yazdığı Tutunamayanlar ile post-modern tarzda eser veren ilk yazar Oğuz Atay'dır.

Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar romanında, modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka,kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatır. Yapıtları eleştiri, mizah ve ironi barındırır.

Yazar istatistikleri

  • 14,4bin okur beğendi.
  • 63,6bin okur okudu.
  • 5,5bin okur okuyor.
  • 58,2bin okur okuyacak.
  • 5bin okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları