Ferah profil resmi
KAYSERİ
KAYSERİ, 15 Şubat 1971
2008 moderatör puanı
6.115 kütüphaneci puanı
7709 okur puanı
19 Kas 2014 tarihinde katıldı.
  • Ferah paylaştı.
    160 syf.
    ·1 günde·9/10
    Fransız fırınlarından aldıkları bagetleri koltuk altlarında taşıyan şık giyimli Batılı kadınlar ile Selefi-İslami hareketi savunan adamların Casablanca filminin etnik çeşitliliğiyle bir araya getirilmişcesine yaşadığı Cezayir'de doğmuş bir adam, neden Yunan mitolojisindeki bir başka adamla ilgileniyordu?

    Hızlı bir inceleme olacak. Alıntılarla Yaşıyorum Okuma Grubu'nun ilk ayında bu kitabı okuduk ve Camus, 1913'te Fransız sömürgesi Cezayir'de doğdu. Gençliği I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı arasında geçti. Bu iki savaşın arasının çocuğu faşizm. Faşizm geldiyse hümanizm, ahlaki, dini, kültürel, entelektüel değerler gider, yerine militarizm, seçicilik, ataerkillik, güçlülerin hakimiyeti gelir. Belki de Camus, Sisifos'un sadece kendi kayasına odaklanmış olup Tanrılara meydan okumasını dönemin faşizm zihniyetinden etkilenerek yaptı. Sonra Sartre ona diss atı. Ortalık Şener Şen ile İlyas Salman'ın "Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza" ile başlayan kahvehanedeki atışmasına döndü. Sartre dedi: "Ya biraderim, iyi güzel de sen hem Tanrısızlığı savunuyorsun hem de bütün absürt ve saçma felsefeni çok Tanrılı bir inançtan baz alıp Tanrıları suçluyorsun" dedi. Tabii, Camus şok. Sonra Camus, varoluşçu filozoflardan olmadığını ve Sisifos Söyleni kitabının da sözde varoluşçu filozoflara doğrultulduğunu söyleyince Sartre, Hande Ataizi'ne tokat atan Sevda Demirel gibi "Ne dedin sen?" deyip ayağa kalktı.

    Absürt kelimesinin etimolojisindeki "surdus" kelimesi, sağır, duyusuz, hissiz, tepkisiz, silik demekse Camus fiziksel bir sağırdan daha sağırdı. Matematikte + ve - sayıların arasında anlam ve eşitlik arayanlardansa Camus irrasyonel sayılardı. Ponçik ponçik filmlerdense Camus, Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür filminde ölümle satranç oynayan, Tanrı'ya karşı çıkan o adamdı. Ölümsüzlük iksirinden içmek isteyen Sisifos'un cezasının sonsuz olması gibi Camus de sonsuz bir saçmaydı. Hatta Sisifos'un öbür yaşamın içerisinde bulunan ölüler diyarında bu kaya cezasına çarptırılmış olması Sartre'ın yine komiğine gitti: "Ya biraderim, sen hem öbür yaşama inanmıyorsun ve ölümün insan yaşamının noktası olduğunu düşünüyorsun, hem de Sisifos miti gibi öbür yaşamda ceza çeken bir adamın varlığına inanıp onun yaptığını felsefe ediniyorsun" dedi ve Norm Ender'in Mekanın Sahibi şarkısını yayınlaması gibi masaya yumruğunu vurdu. Tabii, Camus yine şok.

    Sonra Camus yabancılaştı, çok yabancılaştı, dünyalarca yabancılaştı. Zaten insan önce toplumuna, sonra kendisine, sonra da kendisine yabancılaştığı kendisine bile yabancılaşırdı. Varoluş ile ilgili sorularında kendisine göre aklın yetersiz kalışıyla bir logos karşıtlığı arzulayan Camus, bir de gidip Husserl'ın fenomenolojisindeki bilinç kavramını felsefesinin merkezine koydu. Hem logos'u reddetti, hem de sadece bilinçle saçmanın algılanabileceğini söyledi. Adam o kadar özgüvenliydi ki, bir araba kazasında ölmenin en absürt ölüm olacağını söyledi, bir araba kazasında öldü, en absürt öldü.

    Kierkegaard'a diss attı. Tabii ölüler konuşamazdı, Sartre'a diss atsaydı ya kolaysa. Zavallı Kierkegaard mezarda olduğu için Camus'ye "cevab veremedi" Kierkegaard'ın varoluşçu felsefesini dinsel bir boşluk kalmaması gerektiğine bağlaması Camus'nün hoşuna gitmedi: "Ya biraderim, iyi güzel de, varoluşun dinle ne alakası var" dedi. Hatta bir Tanrı olmasa bile intihar etmemeliyiz, dedi. Guguk Kuşu filmindeki McMurphy'ye dönüştü. O da "Hepiniz buranın dayanılmazlığından yakındığınız halde dışarı çıkacak kadar yüreğiniz yok" demişti. Camus'nün de dışarı çıkmaya yüreği yoktu, onun Sisifos kayası kendi yaşamıydı.

    Oğuz Aktürk'ün size tavsiyesi, bir amacınız olsun be kardeşim. Herhangi bir amaç bile olabilir. Mesela ben hiçbir zaman sonuçlanmayacağını bilsem bile ülkede kitapsız köy okulu bırakmamayı hedefliyorum. Hediye etkinliği düzenlediğim her seferde Sisifos gibi kayayı yukarıya taşıyorum ve hediyeden sonra kaya aşağı yuvarlanıyor ve yine en başta olduğumu anlıyorum. Ama olsundu be kanka, hayat bunun için güzel ya işte.

    Dante'nin İlahi Komedya eserinde Araf'ta kalmış ve hayatlarında kendilerine bir amaç belirlememiş insanların peşinden koştuğu hayali bir bayrağın peşinden mi koşmak istersiniz? Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George'un dediği gibi "Keşke hiç doğmasaydım" diyenlerden misiniz? O zaman hizmet edeceğiniz bir dava olsun. Çünkü hizmet edeceğiniz bir dava ya da seveceğiniz bir insan bulup da kendinizi ne kadar çok unutursanız, kendinizi de o kadar gerçekleştirmiş olursunuz. Dostoyevski, bir amaç ve bu amaca ulaşma isteği olmadan kimse yaşayamaz dedi. Hepimiz gibi Sisifos'un da en azından bir amacı vardı, kayası. Benim kayam, köy okulları. Başkasının kayası, hayvanları mutlu etmek. Bir başkasının kayası, kayaların şekilleriyle ilgilenmek. Bir başkasının kayası, bir başkasının kayasının taşınmasına yardım etmek. Bir başkasının kayası, kitap okumak. Bir başkasının kayası, mühendis olup ülkenin refah düzeyini yükseltmek. Bir başkasının kayası, asgari ücretle geçinip gitmek. Bir başkasının kayası, avukat olup ülkede çözülmemiş dava bırakmamak. Bir başkasının kayası, gazeteci olup ülkesini habersiz bırakmamak. Bir başkasının kayası, öğretmen olup öğretmeyi öğretmek. Bir başkasının kayası, mimar olup binaların psikolojisini öğrenmek. Bir başkasının kayası, video çekip genç kitleye hitap ettikçe onları bilinçli bir okur yapabilmek. Bir başkasının kayası...

    Hepimizin kendine göre kayaları var.
  • Ferah paylaştı.
    184 syf.
    ·Puan vermedi
    Bana teyzem, sen çocuk psikiyatristi olmalısın demişti. Olamam ki, eğer olursam, çocuklarla oturur beraber ağlarım. Çünkü ben bir çocuğun gözyaşını, bir dünyaya bedel sayarım.

    Ve yine hüzünlü bir çocuk, ama ben bu çocuğu çok sevdim, etimle, kemiğimle sevdim, gözyaşımla sevdim, kendim gibi sevdim. Hüznünü, hüznüme katıp sevdim. Daha önce okumuş olduğum halde bir bayram günü rastgele içimden gelerek, elime alıp sayfalarını karıştırırken, kendimi yine aynı hüzne, gözyaşlarına bırakacak kadar sevdim..

    Şu dünya da en kıymetli, fakat en kolay fethedilecek olan şey, bir çocuk kalbidir. Gözlerinin içine gülümsemeyle bakarsanız eğer, samimiyetinizden bir parça alıp, o parçayla sizin için köşk kurar kendi kalbinde..

    Bir gün çocuk gelişim toplantısındayız. Ve hoca herkese soruyor: 'çocukluğunuza dair aklınıza ilk gelen şeyi söyleyin.' Susuyorum, susuyorum ama tüm gürültüler daha sessiz bu suskunluktan. Küçüklüğüme dair, babasını çok seven, annen mi baban mi diye sorulduğunda baba cevabını verecek bir kız çocuğu beliriyor, ama bu kız çocuğu, bitirdiği her günün ardından duygularını değiştiriyor, artık sevgi kayboluyor çünkü. Şiddetli korku ve zorunlu saygı alıyor yerini... Korku, çaresizliğe dönüşüyor, çaresizlik yalnızlığa, ve bu kız çocuğu artık babasında değil, yalnızlığında kayboluyor.

    Bence dünyanın en büyük suçu, kız olsun erkek olsun, bir babanın çocuğuna vurmasıdır. Çünkü baba sığınaktır, baba yuvadır, baba işe giderken arkasından ağlanandır, baba harçlık isterken yağcılık yapılan kişidir. Baba, babadır. Baba, baba olmalıdır. Baba Dost'tur. Limandır. Yoldaş, sırdaş, destektaştır.

    Ve hiç bir çocuk babası yüzünden ağlamamalıdır.

    Zeze diyor ki; onu kalbimde öldüreceğim. Ve Zeze beni ağlatıyor. Çünkü benim başaramadığımı başarıyor. Defalarca kalpte öldürülen bir baba defalarca tekrar diriltilebilir mi?

    Ve hoca soruyor yine: "küçüklüğünüze dair ne hatırlıyorsunuz örnek verebilecek olan var mı?."

    Kimsenin beni tanımadığı bu sayfada içimden geldiğince devam etmek isterdim. Ama bir kitap incelemesinde olduğumuzu söylüyor ikide bir beynim

    Şeker Portakalı, Zeze, Portuga'nın sivrisineği, seni daha önce okuduğumda eğer bu uygulamayı biliyor olsaydım senden onlarca alıntı yapardım. Fakat merak etme, bugün gözyaşlarımı içimde tutamadığım her bir satırı yine yazacağım.

    Zeze, Portuga'nın sivrisineği, seni kaç yüzbinlerce kişi okudu bilmiyorum ama, birisinin senin hakkında babası tarafından dövülen yaramaz bir çocuğun hikayesi işte diye anarken duydum. Zeze, sen aldırma ona. Çünkü ben seni Portuga'dan da, şeker portakalı ağacındanda, belki ablalarının hepsinden çok sevdim.

    Ve Zeze, Şeker Portakalı'nın ikinci ve üçüncü kitabının da olduğunu söylüyorlar. Sana söz veriyorum, onları okumayacağım. Ve sen, hep benim küçük Zeze' m olarak kalacaksın...
  • Ferah paylaştı.
    Bir insanın ne çektiğini anlayamazsınız. Daha açık ifade etmek gerekirse bir insanın çektiğini sadece anlamaya çalışırsınız.

    "Ne çektiğini anlıyorum sözü" bence çok yapmacık bir sözdür. Bir insanın babası öldü ise ancak o insanın ne çektiğini babası ölen başka bir insan anlayabilir. Velev ki bu çekilen ızdırap bir acı sonucu meydana gelen bir ölüm ise onu anlamanız imkânsızdır.

    Şu hayatta en kutsal şey yaşamdır ve yaşama hakkıdır. Yöntemi nasıl olursa olsun bir vatandaş antidemokratik bir yöntemle cezalandırılarak öldürülürse o vahşettir, cinayettir, caniliktir. Ve kesinlikle kabul edilemez.

    Siz hiç denizde bir botta boğulup ölmediğiniz için, suda boğulup ölenin halini anlayamayacağınız gibi, linç sonucu öldürülen bir insanın çektiği acıyı, çileyi de anlayamazsınız, veyahutta kafasına ayağıyla bastırıp nefes alamayacak hale getirip nefessizlikten ölen bir insanın halini de anlayamazsınız.

    Yaşam haktır. İnsan Hakları Evrensel beyannamesine göre de "Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine dair hakkı vardır."
    Sizler belki bu şekilde ölüp giden insanların halini anlayamayabilirsiniz ama onların durumunu düşünebilirsiniz. Düşünün ve sorgulayın ve sorgulayan nesiller yetişmesini sağlayın. Hakkınızı arayın ve takipçisi olun. Bu konu beni çok düşündürüyordu. Bir şeyler yazmak istedim.

    I can't breath. Nefes alamıyorum.
  • Ferah paylaştı.
    161 syf.
    ·10 günde·9/10
    Aradığımız yerlere benzeyiş bulduk sende, Sabahattin Ali. Seni belki de bu yüzden diğer yazarlardan daha çok sevdik. Senin eserlerinde bahsettiğin, o acılar, o eksiklikler, o yalnızlıklar, o anlaşılamamalar, o insanlardan kaçma isteği bizim de en derinlerimizde hissettiğimiz duygulardı. Fakat hiçbir zaman kendimizi senin gibi güzel ifade edemedik. Hele senin eserlerindeki gibi, kelimeleri dans ettirip ahenkle bir cümlenin içerisine yerleştiremedik...

    Sabahattin Ali, kendisine en çok hayranlık beslediğim Türk yazardır. O, içimizdeki kimsenin görmesini istemediğimiz ve sadece bize özel olduğunu hissettiğimiz en hassas duygulara, bizden daha nazik bir şekilde dokunup önümüze servis etmiş bir yazardır. Bundan sebeptir ki, çok uzun süre sitedeki "Beğendiği Yazarlar" kısmımda ondan başkasına yer vermedim. Tabii daha sonra yine kendisine hayranlık beslediğimi fark ettiğim bir başka yazarla daha tanışınca listem iki kişiye çıkmak zorunda kaldı.

    Sabahattin Ali, Türk Edebiyatı'nda öyküleri ve romanlarıyla tanınan ve sevilen bir yazardır. Fakat sanılanın aksine, Sabahattin Ali edebiyata öykü veya romanla değil, şiirle girmiştir. Hatta yazdığı bir şiir yüzünden hapse dahi girmiştir. Görüleceği üzere, -mizahi olarak söylüyorum- Sabahattin Ali, büyük yazarlarda olması gereken en önemli özelliklerden biri olan, "yazdıkları yüzünden hapse girmek" özelliğini de haizdir.

    Sabahattin Ali her ne kadar edebi hayatına şiir yazarak başlamışsa da daha sonra ona asıl ününü kazandıran öykü ve roman yazımına yönelmiştir. Tabii Sabahattin Ali'nin şiirlerinden oluşan bu kitabın incelemesinde onun öykü ve romanlarından bahsetmek doğru olmaz. O yüzden konuyu dağıtmadan şiirlerinden bahsetmek gerek.

    Sabahattin Ali'nin şiirlerini değerlendirirken, yaşadığı dönemin edebi özelliklerini göz ardı etmemek gerekir. O dönemde şairler genellikle "hececi şiir" biçimini kullanmaktadırlar. Sabahattin Ali de hececi şiirin içerisinde yer alarak ilk dönem eserlerini bu şekilde vermiştir. Şiirlerinde 5'li, 7'li, 8'li, 11'li, 13'lü, 14'lü hece kalıplarını kullanmıştır. En meşhur şiirlerinden biri olan "Hapishane Şarkısı" şiiri de -bilinen ismiyle Aldırma Gönül şiiri- 8'li hece kalıbı kullanılarak yazılmıştır.

    Terkib-i Bend tarzında şiirleri de bulunmaktadır. Fakat bu şiirleri daha çok arkadaşlarıyla şakalaşmak veya eğlenmek amacıyla yazmıştır. Bu şiirlerinde hep arkadaşlarının ismini geçirmiş veya onlara ithaf etmiştir. Sabahattin Ali'nin Terkib-i Bend tarzında şiirler yazması, onun halk şiiri dışında Divan Edebiyatı'na da ne kadar hakim olduğunu göstermektedir.

    Şiirlerinde kullandığı temalar, daha çok insanın bizzat kendisiyle ilgili temalardır. Aşk, yalnızlık, umutsuzluk, karamsarlık, insanlardan kaçma isteği, ölüm gibi temalar onun şiirlerinde sıklıkla tercih ettiği temalardır. Şehir hayatından bunalan, insanların ikiyüzlülüğüne dayanamayan, kaçmak isteyen ve çareyi içine kapanmakta bulan Sabahattin Ali, şiirlerinde de bu temaları sıkça işlemiştir.

    Yine şiirlerinde sıkça "rüzgar", "dağ" ve "deniz" kelimelerini kullanmıştır. Bu kelimeler onun içindeki özgürlüğün, insanı sınırlayan bağlardan kurtulma isteğinin, kabına sığamamanın simgeleridir... Düşündünüz mü hiç, bunca yoğun şehir hayatı içinde neden dağlara, denizlere, rüzgarlara, doğaya özlem duyuyoruz?

    Görüleceği üzere, şiirleri onun duygularının dışa vurumudur. Belki de bu yüzden kendi yazdığı şiirleri beğenmez, hor görür ve genellikle yayımlamaz. Hayattayken yayımladığı tek şiir kitabı "Dağlar ve Rüzgar"dır. Onu da yayımladıktan sonra "Dünya'da yaptığı en büyük hatalardan biri" olarak nitelemiştir. Dediğim gibi, belki de içindeki en hassas duyguları bilmemizi istememiştir. Sırf bu yüzden, en beğendiğim dizelerin altını çizsem de onun duygularını yansıtan şiirleri alıntı olarak paylaşmamayı tercih ettim. Bu da benim Sabahattin Ali'ye karşı olan naçizane tek kişilik saygı gösterimdir...

    Koş şimdi koşabildiğin kadar Sabahattin Ali. Düşünme bizi artık. Deli rüzgarları arkana al. Hiç bakma ardına. Önce dağlara, sonra da denizlere koş.
  • Ferah paylaştı.
    240 syf.
    ·4 günde
    Bir akademisyen olan ve halen Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde profesör olarak görevine devam eden Kubilay Aktulum’un “Metinlerarası İlişkiler” adlı kitabına tanıtıcı nitelikte bir inceleme yazmak istedim. Zira metinlerarasılık, edebiyatla bir şekilde meşgul olan herkesin sıklıkla duyduğu bir kavram. Kristeva’nın 1960’larda ortaya attığı bu kavramın tarihçesi aslında çok daha eskilere ünlü Rus kuramcı Mikhail Bakhtin’e (1895-1975) kadar dayandırılıyor. (Bakhtin bu kurama "söyleşimcilik" adını veriyor.)Dünyada tarihi bu kadar eskilere dayanan bir konuyu bizde detaylı bir çalışmayla kitaplaştıran ilk isim ise Kubilay Aktulum.
    Aktulum, doktorasını 1994 yılında Aix-Marseille Üniversitesinde (Fransa) “Modern Fransız Edebiyatı” adlı çalışması ile bitiriyor ve “Metinlerarası İlişkiler” adlı doçentlik tezini 1999 yılında sunuyor. Bendeki kitabın baskı tarihi 2000. Metinlerarasılık konusundan bahseden başka çalışmalar var elbette ama Kubilay Aktulum bu konuyu tabir-i caizse dört başı mamur bir şekilde ortaya koyan ilk isim. Ben de işte tam da bu sebepten dolayı bu konuyu merak edenler, ilgi duyanlar için kitap hakkında çok genel bilgi veren bir inceleme kaleme almak istedim. Ancak baştan belirteyim, ne yazık ki kitabın baskısı mevcut değil. Ben de kitabı fotokopi usulü çoğalttırıp ciltlettirdim. Bu kadar önemli bir kitabın yeniden basılmamasının nedenini tam olarak bilemiyorum. Biraz zorlayıcı bir dili var kabul ediyorum, ama netice itibariyle birtakım terimleri Türkçede ilk defa siz kullanıyorsunuz onları Türkçeleştirmek de size düşüyor büyük ölçüde. Kolay bir iş değil Kubilay Aktulum’un yaptığı. Yine uzattım girizgahı. Şimdi de kitabı okurken tuttuğum bazı notları sizlerle paylaşmak istiyorum bir fikir vermesi için. Kolay takip edilebilmesi için başlıklandıracağım.

    Blog linkini rahat okunabilmesi için ekliyorum: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...kiler-kitabina-dair/

    METİNLERARASILIK NEDİR?
    “Kristeva’nın ortaya attığı ve 1960’lı yılların sonlarından başlayarak her yazınsal çözümlemenin artık zorunlu bir aşaması olarak görülen metinlerarası, kabaca, iki ya da daha çok metin arasında bir alışveriş, bir tür konuşma ya da söyleşim biçimi olarak anlaşılmalıdır. Bir yazar başka bir yazarın metninden parçaları kendi metninin bağlamında kaynaştırarak yeniden yazar. Her söylemin başka bir söylemi yinelediğini, her yazınsal, metnin açık ya da kapalı bir biçimde önceki metinlerden, yazınsal gelenekten izler taşıdığını savunan yeni eleştiri yanlıları onun ‘alıntısal’ özelliğini göstermeye uğraşırlar. Hepsi de metnin bir alıntılar toplamı olduğunu, her metnin eski metinlerden aldığı parçaları yeni bir bütün içerisinde bir araya getirdiğini ileri sürerler. Kısacası, bu bağlamda, her yapıt bir metinlerarasıdır.” (…)
    “La Bruyere’in söylediği gibi, ‘Her şey daha önce söylenmiştir’, ‘Yedi bin yıldır insanlar vardırlar ve düşünmektedirler” Yazın hep aynı içeriğin yinelenmesinden başka bir şey değildir.” (Aktulum, 17-18)

    METİNLERARASILIK YÖNTEMLERİ
    Kubilay Aktulum, temelde iki tip metinlerarası ilişki olduğunu söyler. Bu ilişkiler; ‘ortakbirliktelik ilişkisine dayanan metinlerarası ilişkiler ile “türev ilişkisi”ne dayanan metinlerarsı ilişkilerdir. Alıntı, gönderge, açık veya gizli alıntı, anıştırma ortak birliktelik ilişkisine dayanan metinlerarası ilişkilerdir. Yansılama (parodi), alaycı dönüştürüm, öykünme (pastiş) ise bir türev ilişkisine dayanan metinlerarası ilişkilerdir. (Aktulum, 93-94).
    A. ORTAKBİRLİKTELİK İLİŞKİLERİ
    1. Alıntı ve Gönderge:
    Alıntı, metinlerarası ilişkinin en belirgin biçimidir. Aynı zamanda ilk akla gelen ve en sık kullanılan metinlerarası yöntemdir. İleri sürülen bir görüşü açıklamak, ya da desteklemek için bir yazar ya da sözü geçen birinden alınan parça olarak tanımlanabilir.
    Bir diğer metinlerarası yöntem de göndergedir. Gönderge , alıntının aksine bir metinden alıntı yapmadan, okuru doğrudan bir metne gönderir. Gönderge; yazarın hayal gücüne bağlı olarak bir çağa, bir geleneğe, bir sanat eserine (kitap, resim, müzik, heykel vd.), bir kahramana, kutsal kitaplara ve daha pek çok unsura yapılabilir. Burada yazarın amacı, yeni anlam alanları yaratarak anlatmak istediklerini daha rahat ifade ederek anlatıyı zenginleştirmektir. Bu bağlamda bilhassa alt yapı sahibi okur, okuma deneyimi ile kendisi için zengin bir dünyanın kapılarını ardına kadar aralamış olur.
    2.Gizli Alıntı-Aşırma
    Gizli alıntı ya da daha açık ifadeyle “aşırma” herhangi bir metin parçasının ayraç ya da italik yazı kullanılmadan başka bir metin içerisinde kullanılmasıdır. Bir yazarın kendi ürünü olmayan bir yapıtın kimi bölümlerini ya da bütününü, metni içinde kaynak göstermeden bir şekilde kullanması, bunu kendi ürünüymüş gibi göstermesi, sahiplenmesi olarak da tanımlanabilir. (s.103)
    3.Anıştırma:
    Metinlerarasılığın sık kullanılan yöntemlerinden biri de anıştırmadır. Açık seçik bir göndermede bulunmadan bir kişi ya da nesne konusunda düşünceyi uyarma biçimi olarak tanımlanabilir. Göndermeden farklı olarak söylenmesi gereken şey doğrudan belirtilmek yerine sadece telkin edilir. Kişi ya da nesne konusunda yarım bilgi verildiğinden, anıştırma örtülü söylemle eş anlamlıdır. (s. 109)
    B. TÜREV İLİŞKİLERİ
    1.Yansılama (parodi):
    Yazın alanına uygulandığında yansılama (parodi) bir metni başka bir amaçla kullanarak, ona yeni bir anlam yüklemektir. Bir yapıtı değiştirip yeni bir yapıt oluştururken aranan şey daha çok destan türüyle (aynı biçimde soylu ya da, yalın bir biçimde, ciddi olarak kabul edilen bir tür ile) alay etmektir. Bunu yaparken de yazarlar genellikle soylu, ciddi bir metni, çoğunlukla sıradan başka bir metne, ya da soylu bir metnin biçemini -çoğunlukla da destanın biçemini- hiçbir kahramanlık olayı anlatmayan sıradan bir konuya uyarlarlar. (s.117-118)
    2.Alaycı (Gülünç) Dönüştürüm:
    Bir yapıtın konusunu değil, biçemini değiştiren bir yöntemdir. Bir başka deyişle “alaycı dönüştürüm” konusu değişmeden kalan bir yapıtın, sıradan bir biçemde yeniden yazılmasıdır. Yansılama (parodi) ile arasındaki temel fark da budur. Yansılama, bir yapıtın şeklini muhafaza edip konusunu değiştirirken, alaycı (gülünç) dönüştürüm ise konuyu muhafaza edip biçemini değiştirir. (s.118) Bu yönteme başvuran yazarın amacı, dönüştürdüğü yapıt konusunda “yergi” yapmak ve eğlendirmektir. (s.126)
    3.Öykünme (pastiş):
    Öykünme, bir yazarın bir yapıtın biçemini taklit etmesidir. Öykünmenin gerçekleşebilmesi için yazarın dil ve anlatım özelliklerinin taklit edilmesi gerekir. Ancak öykünme sadece biçemsel taklitle sınırlı değildir, bir metnin özgün içeriği, izleği de taklit edilebilir. Bir yazar başka bir yazarın biçemini kendi biçemiymiş gibi benimseyerek, okurun üzerinde oluşturmak istediği etkiye göre kendi metnine sokarak ya da özgün metnin içeriğini kendi metnine uyarlayarak yeni bir metin ortaya çıkarır. (s.133)
    Aktulum, METİNLERARASI İMGELER başlığı altında da bazı yöntemlerden bahseder. Onlardan da fikir vermesi için kısaca bahsetmek istiyorum:
    1. Palempsest:
    Palempsest, adını 7. yüzyıldan 12. Yüzyıla kadar ekonomik nedenlerden dolayı kağıt israfını önlemek için tekrar tekar kullanılan, rulo ya da kitap sayfası biçimindeki parşömenler olan palempsest’ten alır. Genette, eski bir yapının yeni bir yapıya yeni bir işlevle katılması olan metinlerarası ilişkilerin kafada yarattığı düşünceyi, “eski bir imge” olan “palempsest” sözcüğüyle belirtir. Palempsest, üzerine yeni metinler yazılsa bile bu metinlerin tek bir kaynağı ve kökeni vardır. Kağıt üzerine yazılan ilk yazılar her ne kadar silinmiş olsa da sonraki metinler o ilk yazıdan izler taşırlar. Bu bağlamda palempsest kuramına göre, yeni icat edilen şey aslında yalnızca daha önce söylenmişe dayanır, onun yinelenmesinden başka bir şey değildir. Yazmak yeniden-yazmak ve başka yapıtları okumaktır. Yazın bir palempsest’tir.
    2. Kolaj-Brikolaj:
    Daha önce var olan yapıtlardan, nesnelerden, iletilerden belli sayıda unsuru alıp yeni bir yaratı içine sokmak olan kolaj (yapıştırma) 1910’lu yılların başında plastik sanatlar alanında doğar. Yapıştırma resim olarak da bilinen kolaj yöntemi, görsel sanatlarda özellikle 1912-1913 yıllarında kübist ressam Braque ve Picasso tarafından uygulanır. Bu yöntemle resim dışı unsurlar tuvalin üzerine yapıştırılarak tablonun düzenlenmesinde hareket noktası olarak alınır. Kolaj yöntemi, resim dışı unsurları bir araya toplayıp montajlamaya dayandığı için yer aldığı yapıtta bir ayrışıklık yaratır.
    Kolaj tekniği metin alanına uygulandığında, metin dışından alınan her ayrışık unsurun bir bütün oluşturacak şekilde montajlanıp, belli bir düzgüye göre belirlenmiş bir yapıt içerisine sokulması işlemidir. (223) Metinlerarası kolaj, ister sözsel olsun ister olmasın, yeni bir bütün içerisine sokulan gazete manşetlerine, makalelerine, ilanlara, resmi belgelere, afişlere, prospektüslere, broşürlere, başka metinlerden parçalara; kimi zaman da moda şarkılara, opera parçalarına, radyo anonslarına vb. daha önce düzenlenmiş ayrışık unsurlara gönderir. (224) Tek bir sözcükten başlayıp çok uzun parçalara kadar, alıntılanarak yeni bir yapıta sokulan ayrışık tüm unsurlar bir kolaj işlemi gerçekleştirir.(228) Metin dışından ya da yazarın kendi yapıtlarından alıntıladığı unsurlar yeni bir bağlamda yinelenip tekrar yazıldığında kolaj meydan gelir ve metinlerarasılık gerçekleşir.
    3. Yeniden yazmak:
    Yeniden yazma genel olarak, hangi türden olursa olsun, önceki bir metnin, onu taklit eden, dönüştüren, açık ya da kapalı bir biçimde ona gönderen bir başka metinde yenilenmesi olarak tanımlanır. (236) Ancak yeniden yazmayı sadece başka yazarların eserlerinin yeni bir eserde kullanılması ile sınırlandırmamak gerekir. Bir yazar, düzeltmek, derinleştirmek gibi amaçlarla kendi eserini de yeniden yazabilir. Bu durumda metinlerarasılık çoğu zaman bir “öz metinlerarasılık” ya da bir “öz yeniden yazma” biçimine bürünür. Böyle durumlarda yazarın yeni yazdığı yapıtta eski yapıtın izleri sürülebilir. (s.236-237)
    Kitabı okuyanlar beni anlayacaktır, bu inceleme biraz suyunun suyu gibi oldu:) Ancak yine de kitabı okumayanlar için özet mahiyetinde tanıtıcı bir yazı yazmak istedim. Umarım bu yazı, “Metinlerarasılık” kavramını artık zihninizde daha net hale getirmiştir. Buna vesile olabilirsem ne mutlu bana…
  • Ferah paylaştı.
    192 syf.
    ·4 günde
    Kitap bir sözde ermiş ve şeytan arasındaki diyaloglardan, rüyalardan ve dünyanın yaradılışından beri olagelmiş inanışlardan oluşuyor.

    Şeytan Tanrı’yı aslında anlayan, insanın anlamamasına da sinirlenen bir varlık gibi ele alınmış. Bu arada ermiş antonius ermiş olarak adlandırılsa da aslında çok sığ, şekilci, içten içe tüm yasaklı davranışları özleyen bir keşiş. Tanrı’nın iyiliğine ulaşmak için kendini cezalandırıp, istediklerinden vazgeçip ödül alma derdinde. Bir gece rüyasına şeytan giriyor ve ona aslında nasıl yanlış yolda olduğunu farkettiriyor. Ona Tanrı’nın yüceliğini sezdiriyor, onu niteliklere bağlayıp küçülttüğünü fark ettiriyor, sonsuzluğu bile anlayamayacak kadar yetersiz bir canlı olduğumuzu gösteriyor. Hatta biçimlere ve öze takıntılı insanın putlara ve düşünceye tapmasını eleştiriyor gizliden gizliye. Tanrı’yı bu dünyadaki kötülüklere göz yuman ya da katlanan bir varlık olarak gören insanı, bu dünyayı düzeltmekten bambaşka nedenleri olan daha kompleks bir varlık olarak Tanrı’yı anlamasını istiyor. İyi kötü gibi kavramları bizim yarattığımızı ve bu kavramlara göre yargılamaları da bizim yaptığımızı vurguluyor. Sonunda dayanamıyor ve Tanrı’yı bu kadar anlamayan bir ermişe kızıyor içten içe ve kendisine biat etmesini, Tanrı’yı yok saymasını söylüyor.

    İşte aslında bu anda bile şeytanın da Tanrı’nın yarattığı ve onu insandan iyi anladığını bilerek, manevi açıdan bilemesek de inanarak Tanrıya bağlanmayı öneriyor yazar içten içe.

    Ve sonunda ermiş son bir rüya görüyor. Ölümünden sonra diğer canlılar tarafından yenilmesini, form değiştirmesini, ışığı özünde hissetmesini, doğallığı ve sıcaklığı özümsemesini, ruhunu hissetmesini görüyor ve insan formundan başka bir forma geçerek madde olsa da manevi hazzın doruklarına varıyor. Ve uyanıyor gerçek bir ermiş olarak.

    “Tanrı’yı anlamayan ama anlar gibi yapan, ödül ceza mekanizmasından kurtarmaya çalışan, manevi açıdan yetersiz ama yeterliymiş sanılan sözde ermişi bile iyiliğe götüren şeytanın öğretilerinden alınacak dersler bile olsa insan yüreğiyle aklını birleştirip Tanrı’nın yarattığı evrenle bütünleşip doğru yola ulaşmalı insanoğlu!” mesajını vermeye çalışmış Flaubert diye düşündürüyor kitap.

    Gustave Flaubert ‘in 140. Ölüm yıldönümünde tesadüfen yazılan bu incelemeye konu olan bu kitap daha da anlam kazandı nazarımda
  • Ferah paylaştı.
    198 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yıllar öncesi. Güneydoğu’da tenha bir ilçedeyim. İstanbul çocuğuyum. Işıklı caddelerden, denizlerden, martılardan ayrılıp gelmişim. Ne yana baksam dağ, kirli renkler. Ne zaman baksam içimde ağlama hissi.

    Çarşıya çıktım. Erkek gibi, pantolonumla. Kızlar pantolon giymezmiş; çok ayıp. Hesap soran bakışlardan iyi bir dayak yedim. Onlardan nefret ettim.

    Çarşı dediğin bir avuç dükkân. Saçlarımı nerede kestireceğim? Ben medeniyetten geldim, burada maydonoz bile yok. Maydonozdan da nefret ettim.

    Okulda bir koridor. Kızlarla aynı yönde yürüyemezsin. Onlar bir tarafa, sen bir tarafa. Tarafımı ben mi seçtim doğarken? Okuldan nefret ettim.

    Bir şarkı söyledi öğrenci. “Yolcusuz yolların anlamı olmaz.” Boş derse gelen öğretmenin gözleri uzaklarda. Burası çok uzak! Uzaklardan nefret ettim.

    “Terbiyeli eteğimi” giyip bir gün ekmek almaya gittim. Ekmek. Somun değil. Açık ekmek, öyle düz, gözler önünde. Para nerede? Unutmuşum, utandım. Bıraktım “açık ekmeği”, kapıya yöneldim. “Hele dur!” dedi fırıncının sesi. Kara gözlerinin içi gülümserken ekmeği tutuşturup elime, “ Bişe etmez!” dedi.

    Gören gözler için ekmekleri gibiymiş meğer yürekleri. “Açık!”
    Anlayabilir mi bunu bir şehirli? Şehirde her şey gizli.
    O gün nefretlerimi fırının ateşinde erittim.

    Yıllar sonra, Edgü’nün mevsimindeyim. Bir kez daha çaresizliğin mevsimine gittim. Hangi dili konuşuyorduk, kimin diliydi insanı insana anlatan? Hadi, açın bildiğiniz bütün sözlükleri!

    Dağ yollarını bilmeyen bir öğretmenin, dağ köyünde konuştuğu dili çevirin kendi dilinize. Bakın o köhne sınıftaki gözlerin içine. İlgililerin ilgisinin yetmediği o yerde, siz verin cevapları kendinize.

    Artık ölecek bebe kalmayana dek peş peşe bebelerin öldüğü o yerde, siz öğretin abeceyi kardeşlerine. “Bahara değin yaşar dağ başında yapılan kardan adam.” Isıtın çocukların çıplak ayaklarını kar üstünde.

    Haydi, bul sözcüklerini bu kitapta. Hatta yaz bir kâğıda, ver yüreğinin postasına. Emin ol, bulacaktır sahibini yakında veya uzakta...
  • Ferah paylaştı.
    136 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Bir roman veya film kahramanı boş bir hayalin peşinde koştuğunda ya da Othello’da olduğu gibi asılsız bir haberin peşine takılıp ahmak durumuna düştüğünde eleştirmemiz ne kadar kolaydır değil mi?

    Bugün sadece Fahim Bey’den bahsederek sizin rahatınızı kaçırmadan bir şeyler yazılabilirdi. Türk klasikleri arasında sayılan birçok kitapta gördüğümüz gibi; bir iyi, bir de kötü karakter belirleyip arkamıza yaslanıp keyifle okuyabilirdik. Evet sadece Fahim Bey ve onun hikayesi olsaydı söylemek istediklerimiz, ucu bize dokunmazdı. O zaman da bu satırları yazmamız gerekmezdi zaten. Açıkçası kitaptaki karakterin ve hikâye örgüsünün ilgimi çektiğini söyleyemem. Ama “Fahim Bey ve Biz” dendiğinde buradaki asıl karakterin hayalci bir kahraman olmadığını, tam olarak biz olduğumuzu söylemek istiyorum. Deneme yönü ağırlıklı olan bu anlatımda bir süre sonra ana karakter verilen mesajların gölgesinde kalmaya başlar ve yazarın hayata dair biriktirdiklerini Fahim Bey üzerinden bize aktardığını görürüz. Kurgu anlamında baktığımızda doğrusal ilerleyen, adım adım sona doğru yaklaşan bu örgü içinde yazarın hep derine, daha derine doğru gittiğini görüyoruz. Öykü kronolojik olarak ilerlemekle birlikte ( tam da yazılarımın arasına tek düze diye not düşmüşken) kahramanımızın hakkında anlatıcının görüşleri şaşırtıcı şekilde değişmektedir. Bu değişim ve tereddütler değil midir bize insanı anlatan ve edebiyatı değerli kılan? Yoksa şehirler, eşya ve hayat tüm hızıyla değişirken insanı durağan bir şekilde anlatmanın edebi bir değeri olabilir mi?…

    Böyle olunca metnin edebi değeri dikkat çekmeye başlar. Fakat bu sefer de ana karaktere deli diyerek işin içinden sıyrılamayacağımızı görürüz. Çünkü yazar hem anlatır, hem de sorar bize;
    “delilikteki usluluk nerde biter, usluluktaki delilik nerde başlar?” Akıllılıkla delilik o kadar uzak mı birbirine? Hayat içinde bu iki kavram çok defa aynı kapıya çıkmaz mı? En makul dediğimiz insanlar bile akıllara durgunluk veren şeyler yapmaz mı hayatta? Biraz kendimize dönüp tarafsız değerlendirme imkânımız olsa, (hadi delilik demesek bile) yapmış olduklarımız çok da akıllıca şeyler değil. Ne kadar delilik olabilir ki hayatta? Âmâk'ı Hayal de söylendiği gibi, dünya dediğimiz sakın büyük bir tımarhane olmasın! Eğer öyleyse fazla da beklentisi olmamalı belki insanın. “Kim bilir, kim diyebilir ki hayatın galebesi nerde biter, iflası nerde başlar?”

    Fahim Bey’in hikâyesinin içine gizlenmiş hep böyle sorgulamalar göreceğiz. En kötüsüne hazırlamak için burdan girdik konuya. Sorgulama uzun sürecek, yakalım tepemizdeki ışığı. Sorgulamada yanınızda bir dostunuz olmasını ister miydiniz? Gerçi siz isteseniz de onlar gelmez. Ne kadar tanıyorsunuz dostlarınızı? Onlar sizi ne kadar tanıyorsa, siz de onları ancak o kadar. O da sadece bir veya birkaç yönüyle. Hayattaki eş, dost, amir veya bir işteki rolüyle insanları tek bir açıdan değerlendirip bütünü anlamaya çalışıyoruz. Böyle olunca doğru sonuçlara ulaşmayı beklemek delilik değil de nedir? Ama size bir ipucu vermeye çalışayım. Eksik değerlendirip yanlış sonuca ulaşmışsınız diye kendinizi üzmeyin; “sen çok değiştin” deyin zor durumda kalırsanız, böylesi daha iyi! Ucu size dokunmadan kabahati karşı tarafa yıkıp işin içinden çıkabilirsiniz. Biz bazen kendimizi tanıyamazken başkalarını tanıdığımızı iddia etmemiz hadsizlik olur bu yüzden. “dünya ile dostluğumuz nerde biter, dünyadaki yalnızlığımız ve herkese yabancılığımız nerde başlar?”

    En iyisi, yazar başka ne soracak ona kulak verelim. Söz dediğimiz ayağa düşmemeli. Söylendiğinde bir değeri olmalı ki, olur olmaz konuşmadan bir farkı bulunsun. #73884988

    Zıt görünen kavramların bir bakış açısı olduğundan bahseder bize yazar. Talih ve talihsizliğin ne kadar birbirine yakın olduğundan, birinden diğerine geçmenin ne kadar kısa sürebileceğini anlatır. Ve bizim tercihlerimizin ne kadar önemi olduğundan. Hayal ve hakikatin ne kadar da iç içe geçmiş olduğundan ve bizim bunları her zaman ayırmaktaki zaaflarımızdan bahseder. “hakikat nerde biter, rüyası, hülyası, yalanı ve olacağı nerde başlar?”

    “Aradan zaman, bir hayli zaman geçti.” Gençler yaşlıların hep böyle yaşlı olduklarını ve kendi dönemlerinin her açıdan en üst düzeye ulaştığını sandı. Yaşlılar da kabullenemedi bu değişimi, kendilerine konduramadılar. Ya mevsimden, ya havalardandır diye teselli ettiler kendilerini. Mesele sadece Fahim Bey’in yaşlanması değil. Yazarımız bu işe kafa yormuş, incelemiş insanı, davranışlardaki detaylara dikkat etmiş ve bize yazılı olarak aktarmış bunları. Tıpkı dostluk ve insanları tanıma kavramlarında olduğu gibi, insanların gerçeklerden kaçışını ve değerlendirmedeki eksik yanlarımıza kuvvetli vurgular yapmış. Çevrenizdeki insanların hitap şeklinden davranışlardaki farklılıklara kadar birçok değişimdir söz konusu olan. Bu değişimin insanlar tarafından fark edilmesi ile sizin fark etmiş olmanız aynı zamana denk gelmeyebilir. Zaman dediğimiz nedir ki, unutulmak çok da uzak değil. Bu yüzden belki de insanın yaşlandıkça değer verdiği şeylerin değişmesi. İnsan yaşlandıkça hayatı boyunca peşinden koştuğu birçok şeyin çok da önemli olmadığını anlayabilir. Bu her şeyin fani olduğunun fark edildiği andır. Hep ölüm kazanır bu zaferi, hikâye hep aynı biter…

    Daha derinlere de inebilirdik, bayram günü daha fazla sıkmak istemem. Özellikle Selim İleri’nin son sözünde Türk edebiyatı İstanbul yazarları arasında Tanpınar, Nahid Sırrı ve Ziya Osman Saba ile birlikte anar Abdülhak Şinasi Hisar’ı. Ve unutulup bir köşede kalmış olmasından rahatsızlığını ifade eder. Günümüz de Türk Klasiği adına derinliği olmayan birçok eser yayınevleri tarafından tercih edilmekte iken bu eserin hala baskısının olmamasını yadırgadığımı ifade etmek isterim. YKY’nın daha önce bastırdığı ve liste fiyatı 8 TL olan kitap, internette 30-80 TL arası satılıyor. Ben de Bağlam Yayıncılıktan PDF olarak okumak durumunda kaldım.

    Son olarak kitabın yayınlandığı 1941 yılında kitap yayınlandığında Tanpınar ve Yakup Kadri’nin yazar hakkındaki sözleriyle bitirmek istiyorum incelemeyi.

    Tanpınar’ın; “Abdülhak Şinasi Bey, bu çoğunu başkalarının ağzından dinlediği muhtelif şahsiyet yapıcı çizgileri birbirine eklemeden evvel, onların üzerinde düşünüyor, hayat tecrübelerinin meyvelerini topluyor. Kendisini tahlil ediyor, zamanın akışını, hakikatlerin firari yüzünü seyrediyor, sonra tekrar yapmakta olduğu portreye dönüyor.”

    Yakup Kadri’nin ise; “bu suretle, kendi iç dünyasının hazinesini zenginleştirmiş olarak geniş bir edebiyat kültürü ve olgun bir edebi şahsiyetle karşımıza çıkmış bulunuyor.” demiş olduğu yazarımızın bu eseri hakkında; çok önem vermiş olduğum Edebiyat Atlası kitabında Necip Tosun’un sözleriyle son vermek istiyorum yazıma:
    “Proust’un geçmiş zaman yaklaşımlarını anımsatan roman, zaman zaman etkileyici aforizmalarla süslü bir hayat kitabına dönüşür. Belirginleşen bir olay örgüsünden çok bir doğrunun aktarılmasına odaklanmış, kurgusu şiirsel, etkileyici, derinlikli üsluba yaslanır. Yalnızlık, ihtiyarlık, mazi yorumları emsalsizdir.”

    Bu derin üslubu ve güzel eseri tanımak için sizlere bir davet mektubudur bu.

    Mektubun sonunda sağlıklı günler ve güzel bayramlar dilerim…
  • Ferah paylaştı.
    404 syf.
    ·6 günde·10/10
    "Ben beş kitap yazdım,ama bana hepsi tek
    kitapmış gibi geliyor " demiş Aleksiyeviç.

    Ben de onlarca acı hikaye okudum ama sanki tek hikayeyi,tek kadını okudum.Ve ortak duygularını hissettim:Izdırabı.

    KADIN

    Çocukluğunda:

    "Okulda bize ölümü sevmeyi öğrettiler.Falan
    şey uğruna ölmeyi nasıl da istediğimize, hayal ettiğimize dair kompozisyonlar yazardık." (sayfa 11)

    Savaşa girmeden:

    "Şahane lüle lüle saçları olurdu...Komutan zeminliğe girer:

    --Erkek gibi kesin,derdi.
    --Ama kadın bu.
    --Hayır, o bir asker.Savaştan sonra tekrar kadın
    olacak "(sayfa 223)

    Savaşla Yüz Yüze Geldiğinde:

    "İnsan birini öldürebileceğine hatta buna mecbur olduğuna ilişkin çılgın fikirle nasıl başbaşa kalır?"(sayfa 45)

    Savaş Sürerken:

    "Biz istiyorduk ki...Biz kimseye "Ah,şu kadınlar
    dedirtmek istemiyorduk...O yüzden erkeklerden daha fazla gayret ediyorduk işte,
    onlardan kötü olmadığımızı kanıtlama derdindeydik."

    Savaş Bittiğinde:

    "Zaferi bize yar etmediler.Onu usulca sıradan kadın mutluluğu ile takas ettiler.Zaferi bizimle bölüşmediler.Bu çok inciticiydi...Anlaşılmazdı.
    Çünkü cephede erkekler bize mükemmel davranıyorlardı."

    Bunları anlattığı zaman kadın altmış yaşlarında. Bir ömür kaç şey ile savaşmış, dersiniz.

    Yaşama sevincinden uzak tutulmak, ölümle iç içe yaşamak, sevdiklerini kaybetmek,vatan sevgisi ve yaşama isteği arasında bocalamak...

    Ya kadın bedeninde erkek gibi yaşamanın zorluğu,erkeklerden geri kalmama kaygısı...

    Açlık,yorgunluk,uykusuzluk öyle geri planda ki bunların yanında.

    Üstelik asıl ızdırap savaştan sonraya saklıymış. Savaş biter,erkekler alkışlanır. Savaş kadınlarından ise çekinilir,korkulur, evlenilmek istenmez.

    Erkeklere savaşın korkunçluğunu hatırlattığı için mi?
    Zaferi kadınların yardımı ile kazanmanın ezikliği mi?
    Cephede onlarca erkekle beraber yaşadıkları için mi?

    Bence hepsi.

    Oysa onların en çok özlemini duydukları şey kadınca yaşamaktı.Güzel hissetmek,hoş sözler duymak,aşık olmak ,çocuk doğurmaktı.

    İçlerinden biri Almanya'ya girdiklerinde en çok zoruna gidenin Alman kadınlarının evlerinde beyaz örtülü masalarda,porselen fincanlarda kahve içmeleri olduğunu söylüyor. Onca acının ortasında kadının buna takılmasını sanırım bir erkeğe izah etmek zor.

    Kadın askerin tüfeğine menekşe takmasını, sargı bezlerini aşırıp elbise dikmesini anlatmak zor...


    Yazar bir çiftle konuşurken adam" Karım daha güzel anlatıyor, bir sürü ayrıntıyı hatırlıyor, ben de yıllarca onu dinleye dinleye onun anılarını yaşamış gibi oldum" benzeri bir cümle kuruyordu.


    Sanırım bu kadınların yaşadıkları bir daha yaşanamaz,onları anlayamayız,acılarını çekemeyiz.

    Ama otuzbeş numara ayaklı minik bir kızın kırk iki numara erkek botlarıyla kilometrelerce yürüyüşünü okuduğumda ayaklarım karıncalandı çünkü benim de ayaklarım otuzbeş numara. Ağır bir ayakkabı giyince yoruluyorum.Acıyı ayaklarımda hissettim.Kan kokusundan midem bulanır,çiğ etten tiksinirim.Onlarsa savaş sonrası yıllarca kırmızı rengi görmeye tahammül edememişler. Hayal edebilirim ancak bu yüzden çektiklerini.

    El arabasına doldurulan kesik kolları,bacakları, hayvan gibi tasmayla gezdirilen çocukları, kendi bebeğini suda boğmak zorunda kalan anneleri anlatamadım. Bunları anlattım ben de.

    Sarsıldım,düşündüm bol bol. Sanırım zenginleştim de. Kitap yanına ne başka kitap istedi ,ne film... Öyle sızı olarak tek başına yaşamak istedi bende. Mola vere vere okumak zorunda kaldım. Normalde tek oturuşta epey okurum.

    Sığınacak bir yer aradım.O sırada:

    "Bir şekilde insan,insana iyi geliyor."(sayfa 165) dedi bir kadın.

    Evet,insan insana bütün bu dehşeti yaşatıyor. İyileşme de yine insanla.O zaman derdimiz ne bizim?

    Yazarın öğrenmek istediği de insan."Tek bir insan".Bu yüzden ruhların tarihini yazıyorum,demiş. Başarmış da.

    "Yeryüzünde binlerce savaş yaşanmış(...) ama savaş insanlığın başlıca sırlarından biri olarak kalmayı sürdürüyor."

    Savaşı tekrar tekrar okuyoruz,dinliyoruz, izliyoruz, görüyoruz. Hala merak etmemiz bundan mı?
  • Ferah paylaştı.
    Belki tanısam severdim dünyayı, tanıyamadım
    Azaldım, azaldıkça gönlümde bozkırlar
    Ve yalnız ağaçlar kaldı, gidilmedik dağlarda
    ....
    Baktım, dünya onlara dünyaydı
    Kendi halinde olmaktan başka neşe sunmadı bana
KAYSERİ
KAYSERİ, 15 Şubat 1971
2008 moderatör puanı
6.115 kütüphaneci puanı
7709 okur puanı
19 Kas 2014 tarihinde katıldı.

İkinizin de okuduğu 2 kitap

  • Bir Geyşanın Anıları
  • Denemeler
Okur takip önerileri
Daha fazla