Geri Bildirim
Ferah profil resmi
Ferah kapak resmi
KAYSERİ
KAYSERİ, 15 Şubat 1971
Kadın
3161 moderatör puanı
6.068 kütüphaneci puanı
3121 okur puanı
19 Kas 2014 tarihinde katıldı.
KAYSERİ
KAYSERİ, 15 Şubat 1971
Kadın
3161 moderatör puanı
6.068 kütüphaneci puanı
3121 okur puanı
19 Kas 2014 tarihinde katıldı.
  • Ferah tekrar paylaştı.
    İnsan bedeniyle yazmalı, oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere karşılık verir. Bir "H" harfi alırsın, iki tane "A", "Y" ve "T", HAYAT diye yazarsın. Tek sır harflerin yerini şaşırmamak.
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Çocuklar, alın bakalım defterlerinizi, kitaplarınızı.
    İşte kalemleriniz, işte silgileriniz.
    Ama silgilerinizi pek kullanmayın.
    Yazdığınız hiçbir şeyi silmeyin, yanlış da olsa silmeyin, ben de öyle yazıyorum, yanlışlarımın üstünü çizmeden yazıyorum. İlerde bir gün, kendi yanlışımı, yaptığım yanlışı görmek için. Günü geldiğinde düzeltmek için.
    Ferit Edgü
    Sayfa 62 - *SEL Yayıncılık, 34. Baskı
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Sonsuz reenkarnasyonlarımın birinde
    Bir akvaryumda balık olarak yaşamıştım
    Japon, Melek ya da Pirana değil
    Topu topu palyaço balığı olarak kalmıştım
    Kısa olurmuş hafızası palyaçoların
    Tıpkı ömürleri gibi akvaryumdaki komik balıkların
    Hayal ederken bir sonraki akşam yaşayacağım evi
    Kurbanı oldum az gelişmiş gözlüklü bir şişmanın
    Eğer siz de bolca gelip gittiyseniz dünyaya
    Aşinasınızdır buradaki kozmik bekleme odasına
    Hürrem Sultan ve Gregor Samsa ile oturup
    Gidecek canlılara bakarsınız, öbür tarafta
    İşte ben en çok bilip, etraftakilerle alay eden
    Ve bir sonraki turda insan olacağını öğrenip sevinen,
    Karşı tarafta pembe bir şey gördüm
    Ne acayip şeyler bulacağım diye çevreye bakarken
    Sadece pembe uzun tüyler ve bir dudak
    Normalde bu ne ya temizlik bezi mi diyecek olan ahmak
    Ne olduysa bir şeyler hissetti ve donakaldı
    Göz olduğunu sandığı boşluğa uzun uzun bakarak
    Ne oldu, hiç mi anemon görmedin dedi gülerek Samsa
    Küfrettim böceğe, sonra Anemona baktım, içindeki sıcaklığa
    Bir an bir şeyler söylemeye çalıştığını hissettim
    Sonra anladım onun duygularını da gönderdiği ışık dalgasında
    Öbür taraftan çıkardıklarında onu, devam ediyordu hala ışıklar
    İnsanlık bana göre değil artık, tek istediğim okyanuslar
    O günden sonra ölemedim ben hiç, inanmadım reenkarnasyona
    Aranızda birine deli olan var mı, bunu sadece onlar anlar
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Pranga ne demek baba?

    İnternet ortamında doğan çocuklardan değildik. Bilgiye kolay ulaşamazdık. 2000 ve sonrası doğumlular bence çok şanslı bu konuda.

    Kitabın kapağında bir pranga fotoğrafı yoktu. Babam eliyle göstererek anlatmaya çalıştı. Yetmedi kağıda şeklini çizdi. İşte pranga budur dedi. En son iyice kavrayabilmem için bacağımı şu an ne olduğunu hatırlayamadığım bir kumaş parçasıyla masaya bağladı. Hadi git gidebilirsen. Eğer kötü şeyler yaparsan sana böyle pranga takarlar dedi.

    Ahmed Arif idi bana pranganın ne olduğunu merak ettiren kitabın sahibi. Pranga kötü şeyler yapana takılıyordu ya hani Ahmed Arif işte öyle kötü sevmiş ki hasretten prangalar eskitmiş bir yüreğe sahipti. Hırçın sert şiirler yazan başıbozuk bir dağ şairiydi. Öfkesini, umudunu her mısraya mavzerle işlemişti. Cesur ve korkusuzdu şiirleri. Herbiri birer ağıt niteliğinde olan bu şiirler kesinlikle okunmalı.
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Yaklaşık bir sene önce aranıza katıldığımda duygularımı,düşüncelerimi, hissiyatımı serbestçe ifade edebileceğim,paylaşacağım sanal da olsa bir ortama kavuşmanın mutluluğunu yaşamıştım. Açık söylemek gerekirse teknolojinin sağladığı imkanlarla, internet aracılığı ile sahih ilişkiler kurabileceğimi ümit etmesem de düşünce dünyamda yalnız olmadığımı görmek, farklı görüşlere düşüncelere yakın olmak, insanlarla kitaplar vasıtasıyla samimi bağlar kurmak bana fazlasıyla yetiyor, beni oldukça mutlu ediyordu.Fakat geçen bir yıl içerisinde zaman şunu da gösterdi: “Nasıl mana maddenin, soyut somutun bir parçası ise sanal da gerçeğin bir parçası imiş.” Bunu, düşünce ve anlam dünyamı gerçek hayata taşımama büyük katkısı olan bu ortamda Canımı,Yol arkadaşımı,Yoldaşımı, Sözlüm Zeynep Demir’i de bulduğumda anladım. O yüzden bizim buluşmamıza vesile olan, bize 1000k’yı sevdiren, iletileriyle,alıntılarıyla bu ortamı güzelleştiren her bir 1000k üyesine teşekkürü bir borç bilirim. Müsaadeniz ile “Posta Kutusundaki Mızıka” eşliğinde bir “SÖZ”ün içine girdiğim inşallah müstakbel eşime huzurunuzda tekrar seslenmek istiyorum:

    İnsan; günah günah dağılmış olan, hep kendini arayan, zamanın biriktirdiği olarak kendine kendinde bakamazken, göremezken kendini, hep bir “sen”e ihtiyaç duyuyor kendi benliğinden ayrı görmediği. İnsanın içinde bildiği,fark ettiği, çıkması gereken söyleyemedikleri vardır. Her kim ki onları söyletir, her kim ki yüreğiyle geçmişe ışık tutar,her kim ki gözden akıtır onları manen şöyle der: “Ben o kalbe çıkmamak üzere girmek istiyorum.”

    İşte bu kalbi bir ömür kalbimde ağırlayacağıma huzurlarınızda yeniden “SÖZ” veriyorum.Allah utandırmasın…

    Selam,saygı ve bol dua talebiyle…

    http://www.resimag.com/741b46eff3.jpeg
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Bir deniz kıyısındayım, küçük bir çay, çeşme hiç yoksa bir havuz kenarında kendim dinleniyorum. Sazlı altı gölgelikler çok mutlu ediyor beni, oda olmazsa bir ağaç altı. Önce battaniyemi seriyorum bir yere.

    Bir bahar dalının üzerinden eşlik ediyor kuşlar bana. Arabamın bagajından termos ve bardak almaya gidiyorum.


    Çay eşliğinde kahvaltılık ziyafeti çekiyorum. Battaniye üzerinde kurduğum sofrada içtiğim bu çayları unutabileceğimi sanmıyorum. Sanki dünya da sadece ben yaşıyorum. Az ötemde piyano sesi gelmesiyle, yalnız olmadığımı anlıyorum.

    İnsan, bazen hatrına gelen bir hayali tanıyamaz ya çalan melodi de bana öyle hissettiriyor...

    İçim huzurlu mu, hüzünlü mü? Bilemiyorum. Bir tebessüm geçti içimden... Anlatmaktan çok sustuğumu, aşikâr etmekten çok gizlediğimi bir ben biliyorum bir de Allah.Bilsem varlığım bir nefes esintisi bile değildi.

    Bir gün daha bitmişti. Konuşmaya takatim kalmadı, dünya kalbimi duymakta istemedim. Sadece rıhtımda batan güneşe, ışığa, gölgeye ve sadece esen rüzgara tahammül edebilirim diye düşünüyordum.

    Allah'ım ne olursun"Kaybettiğimiz" yolu bulmasaktı. Çünkü yıldızlar çıkacak, her yönüyle akşam olacaktı. Fakat olmadı yolu şaşırmadım çok gecikmeden otoyolun kalabalığına karıştım..

    Satırları okurken ilk defa kendimi zaman yolcusu değil kalıcısı hissettim.Duygularımın
    yabancısı değilde yerlisiydim...
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Ön bilgi: Kabuk Adam'ı bana tavsiye eden ve okumama vesile olan değerli arkadaşım Roquentin'e teşekkür ederim.

    Her ne kadar kitabın arkasında, "Kabuk Adam, Karayipler'de şiddetin bataklığında yaşanan korku ve tutku dolu sıradışı bir aşkın, ölümle yaşamın sınırında kurulan mucizevi bir dostluğun hikayesi." olarak bir tanıtım yapılmışsa da bence bu tanım son derece yanlış olmuş. Çünkü bu kitaba önce "sıradışı bir aşk" romanı demek, akabinde ise "mucizevi bir dostluğun hikayesi" demek, hem kendi içerisinde bir çelişki oluşturmakta hem de kitabın özünü tam olarak ifade edememekte. Bahsettiğim konuyu önce birkaç bilgi vererek açacağım ve bu açma esnasında size göre spoiler içeren bilgiler ortaya çıkabilir, şimdiden uyarmakta fayda görüyorum. (Bana göre spoiler filmlerde, dizilerde ve fantastik türdeki kitaplarda olur. Fakat bu tartışmaya girmenin yeri değil şu an.)

    Kabuk Adam, Aslı Erdoğan'ın ilk romanı, benim de Aslı Erdoğan'dan okuduğum ilk kitap. Yazarın dilinin sadeliğini ve kullandığı kelimelerin zenginliğini beğendim. Bir kadın yazara göre son derece cesur ve açık sözlü. Cinsellik ve ırkçılık gibi zor konularda hiç çekinmeden söylemek istediğini söylemiş. Bu açıdan kendisini tebrik etmek istiyorum.

    İkinci değinmek istediğim konu, kitabın otobiyografik bir eser olduğu. Gerçekten de kitabın isimsiz kahramanı ile yazar arasında birçok benzerlik var. Hatta kitabın anlatım üslubunun da birinci tekil şahıs olması, okurların kuşkularını artırıyor. Aslı Erdoğan gibi kahramanımız da fizikçi ve yalnız bir kadın. Aslında sadece Aslı Erdoğan değil, bence bu kitap yalnız bir kitap. Evet, yalnızlığı tam olarak anlatmıyor; ama içerisinde buram buram bir yalnızlık kokusu alıyorsunuz okurken.

    Gelelim asıl meselemiz olan konuya, bu kitap kesinlikle bir aşk romanı değil bence. Hele dostluk romanı hiç değil. Daha önce bu kitaba ilişkin inceleme yazan arkadaşların yazdıklarını da okudum; ama maalesef ben biraz farklı düşünüyorum. Kabuk Adam'da bir aşk hikayesi anlatılıyor gibi görünse de insanların yalnız hissedişine ve korkularına vurgu yapan; korkularının üstüne giden insanların ancak korkularını yenebileceklerini ve "kabuk"larını kırarak iyileşebilecekleri anlatan bir kitap bence.

    Aslı Erdoğan, "Kabuk" Adam'ı bir simge olarak kullanmış ve kadın kahramanımızın kendi içerisinde bir türlü yenemediği korkularını yenmesini, kabuğunu kırarak gerçek kimliğine dönmesini sağlamaya çalışmış. Çünkü Kabuk Adam da tıpkı isimsiz kahramanımız gibi psikolojik sorunları ve geçmişinden gelen hesaplaşmaları olan biri. Kitapta sadece kadın kahramanımızın yalnızlığı, ötekileşmesi, kendini sorgulaması, vicdani hesaplaşması ve pişmanlıkları anlatılıyor gibi görünse de aynı şeyler Kabuk Adam için de geçerlidir. Bu iki kahramanımızın birbirini tanıması, her ikisine de iyileştirici bir etki yaratmış ve ömür boyu unutamayacakları bir ders almalarını sağlamış. Birbirlerine karşı duygusal olarak yakınlık hissetseler de bence bu yakınlığın ismi aşk değil, acıların birbirine benzemesidir. Hani Sabahattin Ali'nin bir cümlesi var ya, "Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende." İşte tam olarak mesele budur.

    Kitabı elime aldığımda ilk sayfalarda müthiş güzel cümlelerle karşılaştım. Birçok cümlenin altını çizdim ve harika bir kitabı elimde tuttuğum izlenimine kapıldım. Kahramanımızın Kabuk Adam ile tanışmasına kadar geçen dönemi anlatışı, bana göre muazzamdı. Hatta başlarda Stefan Zweig'ın Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat isimli kitabı gibi bir kitap okuduğumu düşündüm. Klasik Zweig romanları gibi isimsiz kahramanımız da psikolojik durumunu ve başından geçecek olayları müthiş tanımlamalar ile önümüze sunuyordu. Ancak bu tanışma öncesi bölümün devam eden bölümlerinde beklediğim etkiyi bulamadım. Yine Aslı Erdoğan güzel cümleleri ile kendisini okutturmayı başarıyordu elbette; ama o başlarda aldığım edebi hazzı maalesef ilerleyen bölümlerde bulamadım.

    Bence Aslı Erdoğan'dan çok güzel bir aşk romanı yazarı olur. Çünkü betimlemeleri ve düşünceleri aşık olmuş ve aşkı tanımış bir kadının cümleleri gibi geldi bana. O sebeple biraz da herkes bu kitaba aşk penceresinden bakıyor sanki. Aslı Erdoğan'ın cümlelerinin duruluğu ve çekinmeden her konuya değinebiliyor olması bende böyle bir düşüncenin oluşmasını sağladı. Yazarın bir kitabını daha okumaya karar verirsem bu kitap kesinlikle aşk romanı olacak.
  • Sabah, annem ile birlikte anneannemin mezarını ziyarete gittik. Annem dua okuduktan sonra '' anneler günün kutlu olsun annem, seni çok özledim'' dedi, ağladı ağladı. Anneler gününüz kutlu olsun.
  • Ferah tekrar paylaştı.
    Batıl inanç, mantıksal bir temele dayanmayan inanç ve davranışlar olarak tanımlanır. Yani bilimsel bir anlamı olmayan davranışlarda bulunmak, sözler söylemek, veya inançlara inanmaktır, batıl inanç. Merdiven gördüğünüzde altından geçmiyorsanız, bir şeylere nazar değmesin diye tahtaya vuruyorsanız, yıldız kayarken dilek tutmayı ihmal etmiyorsanız veya kafanıza kuş pislediğinde hemen piyango bileti almaya koşuyorsanız bu kitap tam da sizin gibi batıl inançlılara uygun bir kitap. İlk sayfasından son sayfasına kadar türlü türlü batıl inançlarla dolu, sımsıcak bir anlatı.

    Bence bu kitabın bir yaşı var ve 30-40 yaşlarında. İlginç bir yorum olduğunun farkındayım; ama kitabı ve yazarın anlattıklarını anlamak için kitapla aynı nesilden olmak veya kitaptan daha büyük bir yaşta olmak gerekiyor. Özellikle 20-25 yaş arası okurlar için bu kitabı okumak, anlamak ve bitirmek bir çileye dönüşebilir. Çünkü ben de başlarda konunun içerisine girmekte bayağı zorlandım. Bu kadar çok batıl inancı bir arada görünce, önce bir afalladım; fakat var olan batıl inançlarımız üzerine düşününce de kitabın aslında oldukça gerçekçi bir kitap olduğuna kanaat getirdim.

    Açıkçası hayatımdan batıl inançları çıkaralı çok oldu. Ancak öylesine benliğimize nüfuz etmiş ki bu inançlar, sen ne kadar hayatımdan çıkardım dersen de gayriihtiyari bu inançlara uyuyor buluyorsun kendini. Şimdilerin modern tabiri ile "totem" denen şeyler de aslında tam olarak birer batıl inanç. Düşünsenize, hangimiz futbol maçı izlerken totem yapmıyoruz ki?

    Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim, ben anneannesi ile büyüyen bir çocuktum. Anneannem de bütün anneanneler ve babaanneler gibi birçok batıl inanca sahipti. Aramızdaki nesil farkından dolayı onun bu anlamsız batıl inançları bana hem komik hem de anlamsız geliyordu. Birçok defa bu konular üzerine kavga ettiğimizi bilirim. Neymiş efendim, hava karardıktan sonra tırnak kesilmezmiş. Neymiş efendim, beş taş oynarken taş havaya fazla atılmazmış. Neymiş efendim, gece gece fazla gülünmezmiş. Neymiş efendim, akşam vakti aynaya bakmak olmazmış...

    Hiç unutmam bir keresinde eve misafir gelmişti. Ben de kollarını kavuşturmuş bir şekilde sessizce oturuyordum. Anneannemden yoğun bir kaş göz hareketi yağmuruna maruz kaldım. Anlamadım tabii ne demek istediğini. Aldırmadım da, çocuğuz ya. Misafir gittikten sonra yanıma geldi:

    "Bir daha misafir varken kollarını kavuşturduğunu görmeyeyim, lan!" dedi.

    "Neden kız, ne oldu ki yine?" dedim.

    Anneannem: "Ulan itoğlu, sen neden hiçbir şeyi kabul etmiyorsun da sürekli soru soruyorsun? Sen bu dünyaya soru sormaya mı geldin?" dedi.

    "Soru sormak da mı yasak, kız? Söyle görem hele neden kollarımı kavuşturarak oturamazmışım?" demem üzerine anneannem ağzındaki baklayı çıkardı:

    "Senin gibi kollarını kavuşturarak oturan itlerin kısmeti bağlanırmış bir daha açılmazmış da ondan. Ölene kadar sana ben mi bakacağım itoğlu?"

    İşte kitapta da böyle şahane samimi bir üslup var. Kitabın dili gerçekten çok etkileyici. Özellikle İstanbul Türkçesiyle değil de bir köy diliyle yazılmış gibi duruyor; ama anlaşılmayacak hiçbir satırı yok. Muhteşem diyaloglar var ve okurken adeta tiyatro izliyormuş gibi bir hava veren anlatı var.

    * Yazımın başında kitabın 30-40 yaşlarında olduğunu söyledim; ama yazarımız bu kitabını yazdığında 20'li yaşlarının başındaymış. Bu kadar batıl inancı bilecek kadar ne günah işlemiş acaba?

    * Kitabın otobiyografik bir eser olduğu da söyleniyor. Sanırım bu durumda kitabı okuyan herkesin bağrına basmak istediği Dirmit kız da Latife Tekin'in kendisi oluyor.

    * Tiyatrosu da var eserin. Daha ne olsun?

    * Bu kitabı toplu taşıma araçlarında okumamanız tavsiye olunur. Çünkü sesli gülerseniz deli muamelesi görebilirsiniz.

    Ayrıca sevgili anneannecim hiç merak etme kısmetim kapanmadı. Tabii senin uyarın üzerine kollarımı kavuşturmaktan vazgeçmemden dolayı mıdır bilemem orasını; ama benim hayatımda olan her şey zaten senin sayendedir, onu biliyorum.

    Not: Diyaloglar Latife Tekin tarzı ile yeniden düzenlenmiştir.
KAYSERİ
KAYSERİ, 15 Şubat 1971
Kadın
3161 moderatör puanı
6.068 kütüphaneci puanı
3121 okur puanı
19 Kas 2014 tarihinde katıldı.

İkinizin de okuduğu 2 kitap

  • Denemeler
  • Bir Geyşanın Anıları
Okur takip önerileri
Daha fazla