Bazen insan rüyasında boşluktan aşağıya düşer. Öyle bir boşluk ki dibi görülmeyen, düşmekle bitmeyen, saatlerce, günlerce sürebilecek bir yer. Düşerken acı çekmemek için kendini sıkar, kasılır, ruhuyla vücudunu bütünleşririr. Dibe varınca ne olacağı, nasıl bir sonuçla karşılaşacağını merak eder. Bir yere tutunmak, bir el yakalamak için çabalar, hep bir mucize arar. Boşluk bitsin, kabus sona ersin ister ama o düşmeye devam eder. Kalbim duracak, öleceğim galiba derken, kan ter içerisinde dibi görmeden uyanıp derin bir nefes alır. İşte arkadaş böyledir, kabus dolu rüyanın sonundaki dibi görmeden uyandıracak kişi.
Bir anne çocuğuna sarılıp öpmez mi? Gülenay öpemedi. Oğluna sımsıkı sarılıp doyasıya öpmedi. Ona zarar vermekten, mikrop kapmasından korktu ve dört yıl bu korku ile yaşadı.
Bir dağın en tepesinde olmanın mutluluğu anlatılmaz ancak onu yaşayan bilir. Gözlerinizi kapatıp bir kartal olduğunuzu hayal edin ve onun gözü ile aşağıya bakın. İşte o gördüklerinizin hepsi Ilgaz Dagı'dan aşağıya baktığınızda görülmekte, bir kuşgözü ile görülür gibi.
-Gülenay yetiş Sarıkız"ım ölüyor.
Hayatında bırakın doğurtmayı, inek bile sağmamıştı. Eğer birşeyler yapmazsa Sarıkız'ı kaybedeceklerdi. Sarıkız sadece bir inek değil ailenin geçim kaynağının baş aktörüydü. Sütü bol olur, buzağısı kaliteli olurdu. Ahırdaki bütün hayvanların atasıydı. Ailenin bir ferdi, Kamile ablanın gözbebeğiydi. Babası düğün hediyesi olarak vermişti. Küçük bir buzağı iken ona Sarıkız ismini koymuşlardı. Bir saatlik uğraşın ardından Sarıkız'ı doğurttular, kendisi gibi sarı erkek bir buzağısı oldu.