Kendi kendinle yüz yüze gelebilmelisin, bakabilmelisin kendi yüzüne. Başkalarının yüzüne de. Ama kendi yüzüne bakamayan biri ne yüzle çıkar başkalarının karşısına? En korkuncu bu işte; kendi yüzüne bile bakamaz olmak.
Hazırsındır insanları sevmeye. Hep birilerine güvenmek, birilerine sokulmak, bir şeyler vermek isteğiyle doluşundur. Güzel bir görüntüyü, güzel bir ezgiyi, güzel bir şiiri, bütün güzellikleri bölüşecek, paylaşacak birileri olsun istemişsindir. Senin yapında vardır bu sevecenlik.
Yakınlaşmalarının çoğu yıkımlarla bitmiş olsa da böylesindir.
Bir deniz kıyısının yıkanmış iri çakıllarını özleyecek kadar insanca duygularla dolu olduğunu kavrayınca şaşırmıştın. Yitirilmeyen, yitirilmemesi gereken şeyler olduğunu anlamıştın o anda. Bu, sana, gelecek günler için bir dayanak olabilirdi.
İyi ki yalnızdın. Görülmeyi istemezdin. Oysa bir canlının en olağan tepkileriydi bunlar. Hiçbir şeyin olağan olmadığı o ortamda, o koşullar altında, bir canlının ürpermeye, titremeye, korkuyu yaşamaya hakkı vardı. Ama her canlının, titrerken, ürperirken, korkuyu yaşarken, bu durumda kendisini kimselerin görmemesini isteme hakkı da vardı.
Herkes kendi derdinde. Ne balkonlar, ne düşen, acı çeken, yaralanan, vurulan, ölen çocuklar, hiçbiri, hiçbiri önemli değil onlar için. Gerçekten öyle mi acaba?