Okumayı sürdürdükçe kendi duygularımı ve şartlarımı daha iyi anlamaya başladım. Kitaplarda okuduğum ve sohbetlerine kulak verdiğim kişilere hem benziyor hem de tuhaf şekilde onlardan ayrılıyordum. Onlara yakınlık duyuyor,biraz da anlıyordum.
İnsan denen varlık gerçekten aynı zamanda hem böyle kudretli, erdemli ve olağanüstü,hem de fesat ve aşağılık mıydı? Kimi zaman tüm kötülüklerin tohumu gibi görünürken kimi zaman da asalet ve yüceliğin timsali olabiliyordu. Görünüşe bakılırsa yüce gönüllülük ve erdem, duyarlılık sahibi her varlığın başına gelebilecek en onurlu şeydi. Tarihe geçmiş çoğu kişi gibi aşağılık ve fesat olmaksa onursuzlukların en büyüğüydü. Bir sıçanın ya da solucanınkinden de rezil bir durumdu bu.
Ne yazık! İnsan denen varlık, hayvandan üstün hassasiyetleriyle ne diye böbürlenir ki? Bunlar onu daha kendisi dünyaya gelmeden önce oluşan şartların belirlediği davranış biçimine yönlendirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Dürtülerimiz yalnızca açlık, susuzluk ve şehvetten ibaret olsaydı nerdeyse özgür olacaktık. Oysa şimdi esen her rüzgardan, tesadüf eseri edilmiş bir sözden ya da o sözün zihnimizde uyandırdığı manzaradan etkilenir durumdayız.