Doğru, herkes kendi günahının, kendi yanlışının kefaretine katlanır. Fakat başkasının hatasında kendi amelinin aksaklığını görmek, başkasının hatalı davranışına kendi hatasının yol açtığını hissetmek, bir kavrayış olgunluğunu, bilinç yüksekliğini gerektirir...
Din, hayatın gerçek konumu içinde yaşanacak, uygulanacak bir nasslar ( hükümler) bütünü değil de, salt kendisine inanmış görünmekle "manevî haz" duymayı sağlayan bir araç gibi algılanmaktadır...
Bugün Müslümanlar arasında görülen yanlış bir eğilim, ilmihal kitaplarında yazılı temel bilgilerden bile mahrum haldeyken derin fıkıh tartışmalarına girmekten çekinmemeleridir. Oysa her gün bir paragrafını okuyacağı bir ilmihal kitabından öğrendiklerini uygulamaya aktarmak daha anlamlı bir seçim olurdu. Ama Müslümanların arasında kaç kişi
"büyük" işlerini bırakıp küçümsemeden ilmihal okumaya talip acaba?
"Din nasihattir" diyen bir peygamberin sakileri bugün:"Benim nasihate karnım tok" diyorsa nasihatin, yüreğin ve kafanın dışında bir yere hitap ettiğini sanmaya başlamış demektir. İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.
Aslında, ilim denilen vâkıanın mücerret gayesi, insanın kendi nefsini beğenmekten alıkoyması, artı, ilimde derinleştikçe, kendi hiçliğini, aczini daha derinden hissetmesine yol açmasıdır...