Ölüm demek sadece, atmayı bırakan bir kalp ya da alınan son nefes değildir. Seni sen yapan her şey, kanadında ölümü taşır ve aslında ölmek, bilerek ya da bilmeyerek edilen sayısız vedadır. Attığın son kahkaha öldürür seni, son sevinç çığlığın, bir dosta son sarılışın. Ya da bir pazar sabahı, ailece ettiğin son kahvaltın. Her doğum günü bir anlamda ölümdür. Her düğün, her yılbaşı, her kutlama. Her son bakış ölüme atılır. Tüm mutlu fotoğraflarda, geride bırakılan bir anın kederi saklıdır. Er ya da geç fark edersin, o gün hep birlikte bakıp gülümsediğiniz şeyin, yalnızca kamera değil, ölümün ta kendisi de olduğunu. Her yolculukta, her kaçışta, kavuşamadığın her ayrılıkta ve son dolunayında biraz ölürsün aslında ya da dilek tuttuğun son kuyrukluyıldızda. İnsanı hayata bağlayan ne varsa, zamana yenik düşerek paramparça öldürür onu, işte bu yüzden, hayatta kalmak istiyorsa eğer, yeni başlangıçlar yapmalı, yeni bağlar kurmalı ve karşısına çıkan her yeni güzelliğe sıkı sıkıya tutunmalıdır insan.
Çektiğimiz acıları, kaybettiklerimizi unutmuş olamazsınız! Öyleyse nasıl? Nasıl her şey normalmiş gibi davranabiliyorsunuz? Geçmişi bir tek ben mi atlatamadım? Bir tek ben mi yıllardır aynı eşikte takılıp kaldım? Bir tek ben mi suçluluk duygusu ve kederle dolu bir kabusun içinde hapsolmuş gibi hissediyorum hâlâ kendimi? Bir tek ben mi?