Yüzünde küçümser bir ifade vardı. Ne söylendiği değil, söyleneni kimin söylediğine bakıyordu. Bütün cahiller gibi.Sonra insan ne söylendiğine bakmaya başlardı biraz olgunlaşınca. Daha sonra ise daha da olgunlaşınca yine ne söylendiğine değil, kimin söylediğine bakmaya başlardı. Çünkü söylenenin kimin söylediğine göre anlam taşıyacağını da öğrenmiş olurdu. En son en olgun halinde ise tekrar kimin söylediginden ne söylendigine dönüs olurdu. Hayat bu döngüyle sürüp giderdi.
Ah cahil çocuk, her şeyi bildiğini sanıyordu, bilmediklerini bile bildiğini sanıyordu, bilmediklerini düşünerek bulacağını sanıyordu, çünkü her şeyin bilinebilir olduğunu sanıyordu. Gaybdan haberi yoktu.
İnsanlar hakikat hakkında ileri geri konuşmaya, onu sulandırmaya çalışmaya bayılırlardı ancak, bir yerde biterdi tiyatro, saf hakikatle karşılaşınca insan, onun saflığı üstüne değil konuşmayı, düşünmeyi bile imkansız hale getirirdi ve o zaman başlardı işte tefekkür.
Çünkü insan yaşadığı gerçeğin gerçek olduğunu bilse bile, gerçekle hakikatin farkını fıtraten belirdi. Bu sebeple görmeden inanmam diye diye yaşar, ama görse bile şüphe ederdi. Öte yandan inanacak olan, zaten görmediği için inanırdı. Çünkü göz görmezdi. Bir parça ışığın yokluğuyla görme yetisini kaybedecek olan neyi görsündü?