• Bir ilaç içsem bari diye düşündüm, 
    Biraz kolonya sürünsem, 
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra: 
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı, 
    Bir şiire böyle başlanmazdı.

    İç ses diye söylendim, 
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, 
    Çok şey görmüşüm gibi, 
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, 
    Ah...dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya: 
    Tanrım bana hiç erimeyen, 
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan, 
    Olmayan çayları, 
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık, 
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.

    Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya: 
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni, 
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

    Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum? 
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra, 
    Ah!

    Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım, 
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim! 
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında, 
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin, 
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı, 
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

    İnsan çıtır ekmeği ısırdığında, 
    Kırıklar dolar kucağına, 
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında, 
    Sayısız ah dökülür toprağa.

    İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra, 
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

    Dallarına salıncak kurardı çocuklar, 
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini, 
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına, 
    Ah derdi o. Ah!

    Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman: 
    Ah!

    Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım, 
    Ulaşılamazdı, 
    Sen sarılmak istesen ona, 
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım! 
    Ne çok isterdim, 
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman: 
    Ah!

    Ahlat ahların ağacıydı, 
    Yaşlanmaya başlayanların, 
    İtiraf edilememiş aşkların, 
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı, 
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse, 
    Öyleydi işte.

    Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların, 
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar, 
    Yok olurmuş bazı dakikalar.

    Gülümsedim o sıra, 
    Bazen sevinirim, 
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra, 
    Ah!

    Bazen ah diyorum durmadan, 
    Şimdi ben ahlatın başında, 
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma, 
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil, 
    İstedim, hep istedim, 
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım, 
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma, 
    Hesabımı vermekten başka.

    Vasiyetimdir: 
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

    At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

    Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

    Yeniden doğmuş olurdum oysa, 
    Öldüğümü sandıklarında, 
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

    Vasiyetimdir: 
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun, 
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice, 
    Tabutumun içinde tepineceğim.

    2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında, 
    Mavi gözleri olan, 
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

    Ya siz, 
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat? 
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

    İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah! 
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi, 
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı, 
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş, 
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

    İç ses! 
    Bu bahsi kapa!

    Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar, 
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım, 
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara, 
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca, 
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki, 
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra, 
    Ah! 
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta, 
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca, 
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım: 
    Hala aç mısın?

    Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara, 
    Düdük çala çala, 
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık! 
    Oldu olacak, 
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim, 
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar? 
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi, 
    Bilemezdim menzil neresi?

    Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim, 
    Raydan çıkma bundan sonra.

    Kuyruk sallardı, 
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi, 
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla, 
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin, 
    Fötr şapkalı kelimeleriydik, 
    Çürük dişlerimizle bizler, 
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden, 
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik, 
    Neden hep aynı yerdeyiz, 
    Hayattan söz edilirdi, 
    Zor denirdi, 
    Ve ardından susulurdu mutlaka.

    Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra, 
    Ah! 
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

    3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş, 
    Savaşta yenilen halkına, 
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

    Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi, 
    Sorardı: 
    Daha yazacak mısın? 
    Hayır derdim, 
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir: 
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir: 
    Kaderden kaçılmaz.

    Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi, 
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda, 
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

    Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım? 
    Ah.. dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim, 
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı, 
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra, 
    Yaşadığını anladı kalbim, 
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.

    Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim: 
    A
    H!

    Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan, 
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH!

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi, 
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan, 
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra, 
    Ah!

    İç ses, diye söylendim.
    Gel! 
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

    Vasiyetimdir: 
    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...
  • Acı Çikolata, romanın ismi hoşuma gitti ve satın aldım...Bitter Çikolata, çocukluğumda da, bugün de, en çok sevdiğim çikolata, yoğun kakao kokusu, hafif acımtırak tat...Hem çikolata, hem çok tatlı değil, bence muhteşem.

    Acı Çikolata romanının okurken, az Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini, az Geri Döneceksin - Maeve Binchy, tadı aldım.
    Bir film izlercesine...Kahramanlar bizlerden birileri gibi Laure, Ameline, Melanie....Romanda, bazı sahneleri biraz abartılı bulmuş olsam da, okumaktan keyif aldım.Gana, muhtemelen, göremeyeceğim bir Afrika ülkesi, kitabın sayfalarında oralara gitmek güzeldi...

    Kumaşların büyülü dünyası...

    Ameline'nin harikulade ev yapımı bisküvileri...

    Bir annenin sessiz ıstırabı...

    Hayatta sıfırdan başlamak... Nasıl bir şey olduğunu, yaşadığım için biliyorum.

    Ameline, yıllar sonra Haiti'deki terk ettiği evine tekrar dönmesi, o an, öylesine tanıdık geldi ki...

    Romanda, Lesley Lokko, ilişkilerde, güvenin en az sevgi kadar önemli olduğunu, hoş bir kurgunun içinde anlatmayı başarmış.

    Kitabı devrettiğimde, kitaplığımda yerine koyarken, aklıma gelen cümle şu oldu ' Sadakatsizliğin, seksle ilgisi olmadığını iyi biliyordu'
  • "okuyucularım arasında yazdıklarımın kolay anlaşılmadığını öne sürenlerin sayısı az değil. bazıları bunu şikâyet konusu yapıyor ve bunların arasında bazıları da benim zor anlaşılır yazılar yazmayı özellikle isteyip istemediğimi soruyor. bir insan hem gazetede yazılar yayınlayacak, hem de 'aman, ne dediğim hemencecik anlaşılmasın!' diye çabalayacak...
    bir insan madem dile getirdiklerinin anlaşılmasını istemiyor, o halde neden bir yazar olarak ortaya çıkmış?"
    özel'i okumayı uzun uzun zamanlar düşündüm, evet sadece düşündüm, okumadım. :) sanıyorum ki birçoklarınız gibi ben de onu şiirleriyle tanıdım. şiir seslendirmelerime özel'i de eklemeyi ne kadarr çok istesem de, yapamadım. bendeki haklı, tatlı bi başkaldırıya ağır geldi haklı, acı ve saygın bi öfke ile demlenen hisler.

    "yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
    halkın doğurgan dünyasına dalmakla
    onların güneşe çarpan sesini anlamayan
    dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
    seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
    yılgı yanımıza yanaşamazken
    bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
    yıkılmak elinde mi? ile girizgâh yapmak isteriim: https://www.youtube.com/watch?v=bvYwdJGo-9I

    ve'l asr'a düşen yolum; bakın bi etrafınıza siz de göreceksiniz ismet özelleşen insanları :) -ha görün de, hoş insanlar^^- kitap okurken, okuyacakken pek tavsiye almadım şimdiye değin. özel'i okumaya başlamadan önce ikircikliydim açıkçası. "desem öldürürler demesem öldüm"e gitti elim, alamadım. sordum etrafımdaki ismet özelleşen insanlara :)
    "
    sonraa bakın ne ile afalladım bi güzel:
    "ne okumamı tavsiye edersiniz?" bu tatsız soru da karşıma çıkıyor. tatsız diyorum, zira okumayı ciddiye alan kimse böyle bir soru sormaya gerek duymaz. okumayı ciddiye almamış birinin bu türden bir soruyla kendini ve başkalarını meşgul etmesi hem bezginlik verici, hem de abestir. ona doktorların hayatından ümit kestikleri hastaya uyguladıkları diyeti vermek gerek. okumayı ciddiye alan kişiler neden "ne okumamı tavsiye edersiniz?" sorusunu sormazlar? çünkü kitaplar insanı kitaplara götürür. kitapların kendileri zenginliklerini ve yetersizliklerini ele verirler. okumanın rehberi okumaktır."

    eveett ilk tavsiyeyi özel için almak isteyip özel tarafından zürtlenmiş olabilirim:) ama ne haklı ya, "okumanın rehberi okumaktır." derken. itiraf etmeliyim ki tavsiyeler: "taşları yemek yasak" "waldo sen neden burada değilsin?" "üç mesele" olmasına karşın "ve'l asr" ile başlayarak tavsiye konusunda özel'in tarafında olduğumu söyleyebiliir miyiiim? :) inanırsınız mıı, inanmazsınız mı bilemem lâkin ismet özelleşen insanların tavsiyeleri de aynı olunca dedim: "kalu bela dışında nerede karşılaşmış olabilir bu insanlar yahu?" :)

    ve'l asr. asra andolsun. kitaba girizgâhı yaptığı deneme kitabın da adı oluyor. insanlık tarihinin her insanda teker teker mündemiçliğine, muâllakta oluşumuzun ortaklığına, eşzamanlılığımıza vurgu yaparak ele alıyor. albert camus alıntısıyla: "dünyanın herhangi bir yerinde bir tek insan mahpus ise kendimi asla özgür hissedemem." ziyanda olan insana eşzamanlılıkla yine yeniden hatırlatıyor.

    otuz iki. "bizim eve gel, sana şeker vereyim" nasıl da tanıdık değil mi? bu sözlerin 40'lı 50'li yıllarda abd'de çalınıp söylenen popüler bi şarkıdan alıntılıyor: "c'mon my house, i'll give you candy."
    işte bahsi geçen şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=-PJzG5cQwBM
    daha önce dinlemediğime ne kadar eminsem, "gel benimle sana çikolata, şeker vs vereceğim" cümlesinin yakınlığından ve tanıdıklığından da o kadar eminim. özel'in bağladığı yer, çok dikkate değer. "bizim kafese gir, sana insan hakları vereyim." açıklarken batı kendi kafesinde kendi için ürettikleriyle çevre ülkeleri düşünmez, diyor. batı'dan aldığımız kanunları, insan haklarını, ab'ye girme telaşımızı nereye koyalım şimdi?

    yüz on altı. "her şey olamazsak hiçbir şey olamayız" kendi yerimize kendimiz karar veremedik diyor, özel. sahi, bi yerimiz var mı? var mı bi yerimiz bizim seçtiğimiz? biri sandalye çekmedikçe oturamayacak mıyız, ayakta mı bekleyeceğiz? neyi, neden bekliyoruz?
    özel, meseleye sarahaten şöyle diyor: "dünya milletleri arasında kendimizin karar sahibi olduğu bir yerimiz olsun. müslüman bir toplum oluşumuzun ve böyle bir toplumun gereklerini yerine getirişimizin sorumlusu biz olalım." burası dikkate değer, müslümanlığımızın gereğini yerine getirişimizin sorumlusu kim?! biz değilsek, kim, bu korkunç.

    yüz yirmi altı. "neyin kaybolduysa kendin ara" ekleyeyim ben de: -kendinde ara. zıtlıkların bir arada anlamlandığına inanıyorum, ne kadar varsam o kadar yokumdur. varlığımın anlamına vardığım an yok olmak isterim hatta. özel de ekliyor: "size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim."

    yüz otuz üç. "soğuk nevale ve sinameki" burada ismet özel, dildeki kayıplarımıza haklıca değiniyor. özel'i bu noktada da ayrı bir yere koymam gerekiyor açıkçası. başladığım ilk kitabı ve "ismet özel kelime defteri"m oluyor, ben onu demleyeyim derken o beni demliyor :) iyi de ediyor. "dil konusunda ne dese yeridir" demeden edemiyorum ve saygıyla imreniyorum. ha ne diyordu: "dilde neler saklı olduğunu merak edenler, kültürün neyin taşıyıcılığını yaptığını keşfetme bahtiyarlığına erebilir. kimileri, eksik olsun bu bahtiyarlık diyebilir. eksik oldu zaten."

    yüz otuz dokuz. "insanların insanlarla gönül bağı kurduklarına dair ciddi şüphelerim, derin endişelerim var." "bu insan ne kadar ben, ben ne kadar bu insanım?" " insanlar arasında çıkar bağı değil de gönül bağı varsa, her biri muhatabını korumayı gözeterek davranacaktır." ve ekler: "gönül bağı çözülmez çünkü gönlün nereden bağlı olduğu bulunamaz." nefis değil mi?

    kitabı zamana yaydıım bi güzell, şiirlerle demleye demleye okumaya gayret ettim. kelime defteri oluşturdum, kelimeleri attım zihin heybeme çoğu kalpte yer etti bile. :)
    okurken küçük küçük notlar aldım. onlarla son vereceğim bu yaşayageldiklerime.

    **
    özel, önce ortaya çok da zorlanmadan olsa gerek bi sorun atıyor.(sorundan çok ne var, demeyeceğim çözüm severim:) soru soruyor, cevap aramıyor, kendince hoop cevaplıyor. soru sorarken sizi olaya, konuya, probleme dahil ediyor ki öncesinden dahil olup geçiştirdiğiniz meselelerden olsa gerek. sonraa sorunu açıklıyor. buraya nasıl geldiğini izah ediyor, buna ihtiyaç duyuyor belki de. çözüm sunuyor, ye's'e düşmüyor. düşmediği kadar da oldukça gerçekçi. doğruyu yanlışa katmıyor. doğruyla yanlışı örtüp gizlemiyor. ikisini de sarahaten vurguluyor.
    bi fikir sunuyor, zannımca sunduğu fikri etraflıca düşünüp, sonuçlarını irdeleyip sunuyor ki hemen aklımıza ilk geleni tespit edebiliyor, uyarıyor. şöyle gibi: "bu geldi demi? ama bu değil ki, o. hayır işte o da değil, şu." idrâk hat safhada. durum, insan, ben/biz tahlillerine doyamayacaksınız.

    -"mesuliyetini müdrik" bu ifadeyi kullanarak diyor ki özel: "anladığın insana, düşünceye, kavrama; meylin, mesuliyetin vardır." aklıma "anlamak, acı verir." geldi. acıya olan meylimiz de aşikâr değil mi?

    velhasıl meyyalmişim efenim. bismillâh! :)
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.
  • Altı yaşlarındaydım, mahallemizde büyük bir boş arsa vardı, burada bütün gün top oynar, günümün nasıl geçtiğini anlamazdım.,oyuna dalar,bazen yemek yemeyi bile unuturdum.Biz fakir bir aileydik, ne bir bisikletim oldu, nede bir futbol topum.Oyun oynadığımız arsanın karşısında, büyük bir oyuncak mağazası vardı, topaçından tut, misket, sapan, telli araba ,o zamanki oyuncaklar bunlardı ve onlara sahip olmak içinde benim için büyük lükstü.Birde eskiden bilirmisiniz , niyet vardı, kartona cikolata yapıştırırlardı, farklı farklı oyuncaklar olurdu, bunları numaralandırırlardı birtanede kazı, kazan kartonu olurdu, buradaki yaldızlı daireleri kazırsın, numara cıktımı ,hangi cikolata ve oyuncağın ustundeki numaraysa, onu kazanıyosun.Tabi coğuda boştu.Ben ,semt pazarının kurulduğu günlerde su satardım, kazandığım paraylada, oyuncakcıdan bu niyeti alıp, arkadaşlara cektirirdim, sonuçta buda benim için kazanç kapısıydı.
    Bir gün oyunakcıda, pilli bir yarış arabası gözüme ilişti, ilk kez bu kadar bir oyuncağı beğenmiştim, fiyatını sorduğumda ,baya bir pahalı gelmişti ama bu oyuncağı bir iki hafta içinde, para biriktirip alabilirdim.Dükkanın sahibi, İbrahim amcaya dedimki, bu niyetleri satayım, oyuncağı almaya geleceğim ,sakın satma, oda tebessüm etti sadece.Hergün dükkanın vitrininden, oyuncağı seyredip ,satılıp satılmadığına bakıyordum, sadece 1 taneydi baş köşede duruyordu.Bu arada, oyuncak parasınıda ,biriktirmeye az kalmıştı.Aradan Birkaç gün geçmişti, ogün semt pazarında su satmış, havanın cok sıcak olmasıyla, baya bir para kazanmıştım.Hemen oyuncak mağazasına doğru yol aldım.Vitrine baktığımda, kırmızı ,pilli yarış arabasını göremedim, hemen daldım içeriye, elimde boş su termosu;
    İbrahim amca, oyuncağı almaya geldim, işte paran !Evlat oyuncağı az önce sattım, sana yeni gelen oyuncaktan vereyim, olmaz dedim dükkanı versen ,o yarış arabasının yerini tutmaz....dedim kendimce, ve dükkandan, üzgün bir şekilde cıktım.Eve gidince annem karşıladı, bütün paramı anneme verdim.Annem aferin oğlum, okula yazdıracağım seni, bu parayla, çanta ayakkabı alırsın dedi, bende tamam dedim.
    Birkaç gün sonra, alt kata yeni taşınan komşumuza, annemle ben Hoş geldin ziyaretine gittik.Alt komşumuzun ,benimle yaşıt, mavi gözlü, Ebru isminde kızları vardı.Büyükler çay yudumlarken, bizde bir köşede Ebru yla, duruyorduk.Bir an gözüme,oyuncakcıdaki alaçağım araba ilişti, arabayı Ebru almış, Ogün hiç unutmam, arabayı bir kez olsun, elletmedi bana.
    Nihayet okullar açıldı, Ebru ile aynı sınıfa düşmüştük.Tenefüste beraber oynuyor, eve de beraber dönüyorduk.Günün büyük kısmını beraber geciriyorduk.İlkokul bitmiş ,ortaokula yazılmıştık, zaman hızla geciyordu.Artık büyümüştük, yaşımız onüç ,ondört falan, ve ben Ebru yu çok seviyordum, bunu bir şekilde ona itiraf etmeliydim ama nasıl ?

    Bir gün Ebru lar bize misafire gelmişlerdi, evin bir köşesinde hem ders çalışıyor, hemde şakalaşıyorduk.Aklıma bir fikir geldi, bu fikri uygulayıp Ebru yu sevdiğimi itiraf edecektim.Bir oyun oynamaya karar verdim.Sınıftaki on tane güzel kızın ismini yazacaktım bir kağıda katlayıp niyet cekecektim, hangisi cıkarsa sözde ben o kıza aşığımÇaktırmadan, on kağıda da Ebru nun ismini yazıp , katladım.Sıra çekilişe geldi.Ebru en başta seni yazdım, sen cıkarsan kızmak yok ona göre, kim cıkarsa ben onu seviyorum, hatta daha ileri gidip onunla evleneceğim dedim.Kendimden cok emindim nede olsa, Ebru cıkacaktı Ve kağıdı çektim Ebru cıktı, o anda yüzüm kızardı, sesim kısıldı, sanki nefes alamadım, Ebru da cok şaşırmış, oda çok utanmıştı.İşte böyle dostlar ,aşk hikayemiz böle başladı, ikimizde ayn


    ı oyuncağı sevmiş, kader bizi buralara kadar getirmişti.
    Artık Ebru ile evlilik hayalleri kuruyorduk.Lise son sınıftaydık, üniversite sınavlarına hazırlanıyorduk, ve sınava girdik.Ebru yüksek puan tutturdu, ben ise başarısız olmuştum.Sonra ben askere gittim, Ebru avukatlığı kazanmıştı ve gelecek için büyük planları vardı.Askerdeyken Ebru dan uzak olmak, beni kahrediyordu, telefonda ne kadar sesini duysamda ,özlemimi dindiremiyordum.Ailelerimizin bu ilişkiden haberleri yoktu.Bir süre sonra ebru yu istemeye gelmişler, bir tanıdıkları, gurbetci zengin bir aile, Ebru nun annesi hiç düşünmeden vermiş kızı,kıza bile fikrini sormamış.Ebru nun babası ufakken trafik kazasında ,hayatını kaybetmiş.Anneside kızının geleceğini düşünüyor dolasıyla.Bu arada nişan falanda olmuş.Ebru artık beni aramıyor, sormuyordu.Ve askerliğim bitti, bir hafta sonrada Ebru nun düğünü vardı.Düğün günü çattı, düğüne gitmiyecektim, dayanamazdım, onu düşündükce, içim içimi kemiriyordu.Düğün başlamıştı, Birkaç saat sonra Ebru , alt katımızda ilk gecesini gecirecek, ertesi gün Almanya ya, döneceklerdi.Ben bu
    gece evden uzaklaşmam lazım, ne kadar uzaklaşırsam o kadar benim için ,iyi olacaktı,Arabanın benzinini fulledim, benzin bitene kadar gidecektim.İstanbul boğaz köprü cıkışında, açı bir fren sesi , kamyon tekerinin altına girmişim.Beni hastaneye kaldırmışlar, kırk gün yoğun bakımda kalmışım, benden ümidi kesmişler ,yaşamaz demiş doktorlar hatta, mezar bile satın almışlar.Öldürmeyen Allah c.c. Öldürmüyor.Ve eve geldiğimde baş ucumdaki komidinde, kırmızı, pilli yarış arabası vardı.
    (Ece&Cengiz bu hafta öykümüz güzel bayandan teşekürler. siz de böyle gerçek yaşanmış öyküleri atabilirsiniz.)